Yeni Namazgahlar İnşa Edilemez mi?
Opr. Dr. Muzaffer Yurttaş

Yeni Namazgahlar İnşa Edilemez mi?

Reklam
Tüm dünyayı ve ülkemizi etkisi altına alınan Küresel Salgın nedeniyle bir süre camilerde cemaatle namazlar kılınamadı. Cuma namazlarından mahrum kalındı. Bu duruma bir çözüm için tarihi örnekleri araştırırken “Namazgahlar” bahsini inceleme fırsatım oldu. Acaba yeni namazgahlar inşa edilemez mi? Belediyelerimiz ve Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuya öncülük edemez mi? Neden olmasın? Eğer düzenli ve tertipli namazgahlar yapılırsa; buralarda Cuma namazları, bayram namazları bayramlaşmalar, vakit namazları, cenaze namazları, yağmur duası, Kuran yarışmaları gibi faaliyetler çok güzel bir şekilde icra edilebilir. Çevresi belirli yükseklikte yöreye özgü taşlarla çevrilir, kapılar yapılır. Etrafında abdesthaneler oluşturulur. İstenirse üstü gölgelik ve yağmurdan korunmak için örtülebilir. Ama duvarları yükseltilmez ve hava giriş çıkışı engellenmez. Çok geniş alanlar böyle düzenlenirse her ilçede bir namazgah yapılabilir. Farsça namazgâh ve Arapça karşılığı olan musallâ kelimeleri genelde namaz kılınan her yeri ifade eder. Fıkıh terimi olarak yerleşim merkezlerinin dışında bayram, yağmur duası ve cenaze namazlarının kılındığı belirli yerler için kullanılır. “İbrâhim’in makamından musallâ edinin” âyetinde (el-Bakara 2/125) kelime “imamın namazda duracağı yer” anlamında geçer. Hadislerde hem kişinin durup namaz kıldığı hem daha sonra terimleşen anlamıyla bayram namazının kılındığı yeri ifade eder. Türkçe’de namazgâh, bayram gibi belli zamanlarda namaz kılınan musallâlar yanında yol kenarlarında yolcular için yapılan üstü açık mescidler için de kullanılmıştır. İslâm tarihindeki ilk mescidlerin çoğu bu tarzda inşa edilmiştir. Hz. Peygamber’in Kubâ’da yaptığı ilk mescid ve cuma namazı kılınan Rânûnâ vadisindeki Benî Sâlim Mescidi de (Mescid-i Âtike) böyleydi. Resûlullah (SAV) uzun bir sefere çıktığında dinlendiği yerlerde tesbit edilen uygun bir alan temizlenir, etrafına taşlar dizilerek sınırları belirlenir ve burası namazgâh edinilirdi. Resûl-i Ekrem’in Tebük Gazvesi esnasında on beş kadar yerde böyle açık mescidler yapılmıştır. Hz. Peygamber Mekke yolunda da çeşitli yerlerde namazgâhlar edinmiştir. Bu gelenek daha sonraki dönemlerde de devam etmiş, namazgâhlar zaman zaman ordunun konakladığı yerler olmuştur. Resûl-i Ekrem, Mescid-i Nebevî’nin Mescid-i Harâm’dan sonra en faziletli mescid olduğunu belirtmesine rağmen daha fazla cemaatin katılabilmesi için bayram ve cenaze namazlarında ve yağmur duasında musallâya çıkardı. Bayram musallâsı Medine’nin üç vadisinden biri olan Buthân’da olup Mescid-i Nebevî’ye yaklaşık 500 m. mesafedeydi. Resûlullah, ramazan ve kurban bayramı günlerinde sabah namazını Mescid-i Nebevî’de kılar, ardından tekbirlerle musallâya giderdi. Kendisine Necâşî tarafından hediye edilen bir asâ veya mızrak birlikte götürülür ve bayram namazı kıldıracağı yerin önüne sütre olarak dikilirdi. Kurban bayramında namazın ardından musallâ yakınında kurban keser ve daha sonra ayrı bir yoldan geri dönerdi. Rivayetlerden, musallânın ibadet edilen bir mekân olması yanında kadın erkek, küçük büyük herkesin katılımıyla bayramın kutlandığı bir yer olduğu anlaşılmaktadır. Bu musallâ bayram namazları dışında yağmur duası için de kullanılmıştır. Hz. Peygamber, Necâşî’nin vefatında kıldırdığı gıyabî cenaze namazına iştirakin fazla olmasını arzu ettiğinden Buthân’daki bayram musallâsını tercih etmiş olabilir. Cenaze namazları için bayram musallâlarının tercih edilmesine daha sonraki dönemlerde de rastlanır. Daha sonraki dönemlerde şehirlerde ve yeni kurulan yerlerde bayram namazları için kıble kısmında taştan sabit mihrap ve minber bulunan geniş namazgâhlar yapılmıştır. Zengîler devrine ait Musul musallâsı böyle idi. Bu musallânın ön kısmına iki revakla ahşap bir minber daha eklenmiş ve imam-hatip tayin edilmiştir. Medine’de ve burada olduğu gibi bazı musallâlar zamanla dâimî namaz kılınan mescide dönüştürülebiliyordu. Şehir idare merkezi ise halife veya sultan, merkez değilse valiler ve idareciler bayramlarda merasimle musallâya giderdi. Şehrin gelişmesiyle musallâların yerleri değişiyordu. Bağdat’ta yeni bir musallâ yapılınca eskisi Musallâtü’l-atîk diye anılmıştır. Fıkhî hükümleri açısından mescid ile musallâ arasında bazı farklılıklar görülmektedir. Hanefîler’e göre cünüp veya hayızlı kimselerin mescide girmesi, Şâfiîler’e göre ise mescidde kalması haramdır; ancak bunların bayram veya cenaze namazlarının kılındığı musallâlara girmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü bu yerlerin etrafı korunaklı olmayıp yolcular konaklamakta ve toplanma yeri olarak da kullanılmaktadır. Hanbelîler’e göre ise tam namaz sayılmayan cenaze namazının kılındığı musallâda hüküm böyle olmakla birlikte bayram musallâsı bu konuda mescid gibidir. Hanefî ve Hanbelî mezheplerinde yağmur vb. bir engel bulunmadıkça bayram namazlarını musallâda kılmak sünnettir. Mâlikîler bunu mendup saymış, Şâfiîler ise mescidin dar olması halinde musallâya çıkmanın sünnet, aksi takdirde mescidde kılmanın daha faziletli olduğunu belirtmiştir. Ancak Hanbelîler’le Mâlikîler, Mekke’yi bu hükmün dışında tutarak Kâbe sebebiyle Mescid-i Harâm’da kılmayı sünnet kabul etmiştir. Yeme içme, yüksek sesle konuşma, uyuma, alışveriş vb. mescidlerde hoş karşılanmasa da bunların musallâda bir sakıncası bulunmamaktadır. İtikâf ve tahiyyetü’l-mescid konusunda da musallâ mescid hükmünde değildir. Birer açık hava camisi durumundaki namazgâhlar genellikle abdest almak için bir çeşme veya kuyu ile birlikte yapılırdı. Seyahat esnasında yolcuların dinlenme ve ibadet ihtiyaçlarını karşılamak için menzillerde inşa edilen namazgâhlar asıl zeminden bir ya da birkaç basamak seki ile belirtilir, bu alan bazan sütre görevi yapan bir duvar veya benzeri bir yardımcıyla çevrelenir, kıble yönüne de bir mihrap taşı ilâve edilirdi. Bir çeşmenin arka yüzüne mihrap ilâvesiyle namazgâha dönüştürülmüş, zemini taş döşeli, bazan etrafı yüksek olmayan bir duvarla çevrili örneklere menzillerde sıkça rastlanmaktadır. Edirne’den İstanbul’a ya da Üsküdar’dan Gebze’ye gidişte bu tipte yapılan namazgâh örneklerinin pek çoğu halen ayaktadır. Genellikle kervan yollarında ve mesire yerlerinde görülen bu namazgâhlar birkaç kişinin namaz kılmasına imkân veriyordu. Ordugâh namazgâhları olarak da adlandırılabilecek, büyük kitlelerin namaz kılmasına imkân sağlayan mihraplı ve minberli namazgâhların dışında bayram, cuma, teravih ve cenaze namazları için inşa edilen namazgâhlar da vardır. Kültür tarihinde önemli bir konuma sahip bulunan namazgâhlar bugün işlevsel niteliklerini kaybetmekle birlikte birçoğu ayakta kalmayı başarmıştır. Edirne’de 16. yüzyıl sonlarına tarihlenen ve Mimar Sinan’a atfedilen bir namazgâh yukarıda sıraladığımız grupların dışında kalmakta olup kendine özgü düzeni ile dikkat çekmektedir. Şehrin girişinde “Hacılar ezanı” adı ile anılan ve içinde Sinan’ın torunu Fatma’nın da kabrinin bulunduğu küçük mezarlığın önünde yer alan bu namazgâh, birkaç basamakla çıkılan bir seki şeklinde olup dikdörtgen planlıdır. Tüm bu bilgilerin ışığında yeni namazgahların çok amaçlı olarak inşa edilebileceği kanaatindeyim. Buna öncülük edeceklerin büyük hayır dua alacaklarını düşünüyorum. İdarecilerimize, belediye başkanlarımıza bu konuda buradan çağrıda bulunuyorum. İnşallah hayaller gerçek olur. Saygılarımla!
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Aktif sigortalı sayısı 638 bin azaldı
Aktif sigortalı sayısı 638 bin azaldı
Maske takmamanın cezası 900 TL
Maske takmamanın cezası 900 TL