Dedemin Dili, Beden Dili, Gönül Dili
Opr. Dr. Muzaffer Yurttaş

Dedemin Dili, Beden Dili, Gönül Dili

Reklam

Kula’da bir hayalin gerçeğe dönüştüğü tarihi Zeytinli Konak’ta zaman zaman büyüklerimiz, tecrübeli yaşlılarımızla koyu sohbetlere dalıyoruz. Çay eşliğinde geçmişin güzelliklerini yeniden dile getirip onları meclisimize ortak ediyoruz. Okudukça, konuştukça öyle naif ve incelik dolu şeyleri gün yüzüne çıkartma imkanına sahip oluyoruz ki sohbetin sonuçları bizleri bambaşka diyarlara götürüyor. İşte bu yaren sohbetlerinde ve medeniyet okumalarından derlediğim atalarımızın kullandığı o muhteşem güzellikteki kelimeleri, beden ve gönül dillerini, adap numunelerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Siz de şöyle demli tavşan kanı bir çay doldurun kendinize ve başlayın okumaya!
 
Büyükşehir yaşantısı, site kültürü, beton yığınları, eksoz kirliliği ve plaza hayatı gibi yapay ortamlar, insan sağlığını olduğu kadar insan ilişkilerini ve davranışlarını da etkiledi.  Büyüklerimizden dinlediklerimiz, onların hayatlarından okuduklarımız sayesinde atalarımızın yaşarken daha naif ilişkiler kurduklarını öğreniyoruz. Ne yazık ki iletişim çağı dediğimiz bu asırda insan ilişkilerinde bu incelikleri göremiyoruz, hissedemiyoruz.
 
Edep, konuştuğun zaman dilini korumak, yalnız kaldığın zaman kalbini korumak, dışarıya çıktığın zaman gözünü korumak, yediğin zaman boğazını korumak, uzattığın zaman elini korumak, yürüdüğün zaman ayağını korumak ve bütün işlerinde vaktini korumaktır.
 
Atalarımız güzel ahlakı yaşayarak asırlarca dünyaya örnek oldular.  Biz, büyüklerimizi anlatırken: “Osmanlı terbiyesi görmüş, Osmanlı Beyefendisi ya da tam bir Osmanlı Kadını” diye onun terbiyesini överiz. Onlardan öğreneceğimiz çok şey olduğunun farkındayız.
 
Örnek aldığımız Osmanlı medeniyeti; altı asrı üç kıtada kucaklayan, aklıselim, kalbi selim, zevk-i selim sacayağı üzerine oturmuş bir denge medeniyetiydi. Onlar giyim, kuşam, yeme, içme, aile, mahalle ve şehir hayatıyla, insana saygı saygının zirve örneklerini gösterdiler. Osmanlı’nın aile, mahalle ve şehir hayatı, hoş bir özlemin ötesinde, insana insan olmanın zevkini ve keyfini doyasıya yaşatan bir güzellikler hazinesiydi.
 
Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü oluşu, toplumun huzur ve barışıyla doğrudan irtibatlıydı. Bu sırları keşfetmek gerekir. İnsana saygı medeniyeti de diyebileceğimiz, Atalarımızın aile, toplum ve mahalle hayatındaki güzelliklerden küçük bir demet sunarak, bugün neleri kaybettiğimizi daha iyi anlayabilir ve hiç olmazsa elimizde kalanları muhafaza adına bir gayret uyandırabiliriz.
 
Osmanlı’da aile genişti. Çocukların İslâm ahlâkıyla terbiye edilmesine, geleneklerimize ve manevî birikimlerimize göre yetiştirilmesine çalışılırdı. Bu geniş ailelerde, Kur’ân-ı Kerîm okuyan dedeler, Hz. Ali’nin cenklerini anlatan nineler, göz nuruyla hat çoğaltan amca ve dayılar, zarafet ve nezâketin timsali teyze ve halalar, çocuklara güzel örnek olurlardı. Yaşlılarla gençler aynı evlerde birlikte yaşarlar, çocuklar yaşlı ve tecrübeli büyüklerin yanında büyür, yaşlıların huzurevlerine terk edilmesi bir şey asla söz konusu olmazdı.
 
Meşhur Avrupalı gezgin Guer, bizim insanımızın edeb ve nezaketini şöyle anlatıyor: “Türklerin pek mükemmel muâşeret (insanlar arası iyi münasebet) usûlleri vardır. Birbirleriyle karşılaştıklarında sağ ellerini göğüslerine götürmek suretiyle selâmlaşırlar.” 
 
Osmanlı topraklarında dokuz yıl kalan Fransız gezgin Brayer ise şunları söylüyor: “Türk halkının üstü başı çok temizdir. Hâl ve tavırlarında büyük bir asâlet, yüzlerinde tatlı bir sükûnet ve nezâket vardır! Konuştukları dil tatlı ve âhenklidir! Sohbet edenlerin ifâdeleri vecîz (kısa, öz, derli toplu), telâffuzları temizdir! Tebessümlerinde incelik, el hareketlerinde zerâfet ve sâdelik vardır. Bir kaçı aynı anda konuşmaz, biri konuşur, diğerleri dikkatle dinler. Konuşan, sözünü kısa tutar. Birbirlerine karşı hürmetsizlik etmezler. Edebe aykırı söz söylemez, lâubâlî tavırlar sergilemezler. Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riâyet, hayâl edilemeyecek bir nezâket içindedir. Kimse kimsenin sözünü kesmez, kimse kimseyi aşağılamaz, asla hakaret etmez” diyerek gördüklerini net bir şekilde dile getiriyordu.
 
Penceredeki Çiçeklerin Bile Bir Anlamı Vardı
 
Şimdi sokaklarda motor eksozlarının sonuna kadar açılması sonucu kulakları tırmalayan motor sesleri, seyyar satıcıların anonslarından bağırış sesleri sakin yaşam alanlarını yaşanmaz hale getirebiliyor. Bunu eskiler usulüne göre engellenmenin yolunu bulmuş. Evlerinin önüne sarı çiçek koyarak “Bu evde hasta var. Pencerenin önünde hatta bu sokakta gürültü yapmayın mesajı verilirmiş. İnsanlar bu mesajı algılar, ille de konuşmaları gerekiyorsa, fısıldaşarak o evin önünden geçer, hatta birkaç dakika durup şifa için dua ederlermiş. Pencerenin önüne konmuş kırmızı çiçek ise “Bu evde gelinlik çağında kız/kızlar var; evin önünden geçerken konuşmalarınıza dikkat edin” anlamına gelirmiş.
 
Hemen her evin balkonuna ya da pencere pervazına kuşlar için su kabı konur, konakların veya camilerin bir köşesine “kuş evleri” yapılır, kuşlar kışın soğuğundan korunurdu. Mezarların başucuna, kuşların susuz kalmaması için mermer su kapları yerleştirilirdi. Kuşun rahmete ve berekete vesile olduğuna inanılırdı.
 
Avlu Kapılarındaki İncelik
 
Osmanlıda evlerin kapısında ay yıldız var ise evden birinin hacca gittiği anlamına geliyordu. Kapı tokmakları çift halkadan müteşekkildi. Bunlardan, aslan başı motifli ve büyük olanı kalın, çiçek motifli ve küçük olanı da ince ses çıkartırdı. Eğer eve bir erkek misafir gelmiş ise, kalın sesli tokmağı tıklatır, içerideki ev sahibi gelenin beyefendi olduğunu anlar, kapıyı evin beyi açar, bey yoksa mahremiyete uygun olarak kapı açılırdı. İnce sesli tokmağın sesi duyulmuş ise, gelenin bir hanım olduğu anlaşılır, kapıyı evin hanımı açardı.
 
Kapıların iç kısmında “kapılar açan, zorlukları gideren, kalplere ferahlık veren” anlamına gelen “Ya Fettah”, kapının dışında ise “Allah korusun” anlamında “Ya Hafız” levhaları asılıydı… Bazı evlerin kapı tokmağında ‘Ya Fettah’ yazılıydı. Bu bütün kapalı kapıları açan ve sıkıntıları gideren anlamına geliyordu. Akşam eve sıkıntılı gelen bir baba kapıda bu yazıyı okuyunca belki de biraz rahatlıyor ve sıkıntıları giderilebiliyordu.
 
Hayat geçiciydi ve yüzyıllar boyu kendilerini evlerin sahibi değil birer emanetçisi olarak görürlerdi. “Bu ev senin mi?” sorusuna “emanetçiyiz” diye cevap verirlerdi. Evlerin duvarlarına ‘Ya Malikül Mülk’ yazarlardı, ‘Ey Allah'ım bütün mülk senindir. Ben kapının bir kölesiyim, her şey senden benim aslında hiç bir şeyim yok’ manasına gelirdi
 
Mahallede Birisi Öldüğünde
 
Mahallede birisi öldüğünde, cenaze evine ilk önce kıble istikâmetindeki komşusundan olmak üzere, bir hafta, on gün yemek yollanır, kimse onlara işittirecek tarzda gülüp, eğlenmezdi. Böylece komşunun acısına ortak olunurdu. Kula çevresinde ölen komşunun evinde en az 7 gün akşamları taziyeye gidilir, giderken evde hazırlanılan yemekler götürülür ve orada gelenlerle birlikte yenirdi. Uzun süre o evde yemek pişmezdi. Bu ziyaretlere bazı yörelerde “Erene Gitmek” denirdi. Gelenler “Hüküm Allah’ın” diyerek ölen kişinin yakınlarına başsağlığı dilerlerdi. Ölen kişinin evinde akşamları hüznün artacağı düşünülerek özellikle akşamları o ev asla yalnız bırakılmazdı.
 
Tabut ile cenaze geçerken herkes ayağa kalkar ve cenazeye dua okurdu. Ölenin arkasından asla kötü konuşulmazdı. Ölen kimsenin geride kalan yetim ve öksüzlerine herkes kendi evladı gibi bakar ve yardım ederdi.
 
Mahalle Kahvelerini Özlüyoruz!
 
Mahalle kahvesi olarak bilinen, her mahallenin imam, muhtar ve ileri gelenlerine mahsus o zamana göre adeta bir kulüp niteliğinde olan bir kahvesi vardı. Mahalle kahveleri, günümüz kahvelerinden farklı olarak, ilmi, edebi konuşmaların, tarih sohbetlerinin yapıldığı ve hatta şiir ve manzumelerin okunduğu, hikâyelerin anlatıldığı, bilmeyenlerin, bilenlerden istifade ettiği yerlerdi. Orada saygı, hürmet, muhabbet vardı. Orada içilen çayın tadı bir başkaydı. Şimdi bu mekanlarda gürültü, oyun taşlarının şakırtısı, boş konuşmalar, dedikodu hakim. Nerede o nezaket! Artık rastlayamadığımız muhteşem değerler!
 
Herkes istediği mahalleye yerleşemezdi. Bir mahalleye yerleşmek isteyen aile, eski mahallesinin imamından, muhtarından ahlâklı, dürüst, temiz, dindar olduğuna ilişkin “tavsiye mektubu” getirmek zorundaydı…
 
Her zenaat sahibi istediği mahallede dükkân açamazdı. Ahlâklı, dürüst, temiz, dindar olduğuna ilişkin referansın yanı sıra, işinin ehli olduğuna dair Esnaf Loncası’ndan “belge” de istenirdi.
 
Vakıf Medeniyetiydi Onlar!
 
Osmanlı insanları, kurduğu vakıflarla sadece insanları değil, hayvanları da düşünmüştür. Kuşlar için kurulan vakıflar özel izlenimler sonucunda oluşturulmuştur. Uçuş rotalarında yaralanıp düşmeleri halinde onların tedavisini yaparak sürüsüne yetiştirmek üzere çalışmalar yapan Göçmen Kuşlar Vakfı, kışın kar ve buzdan yerlerde yiyecek bulamayan kuşların ölmemesi için buz ve kar üzerine yiyecek bırakan Darı Vakfı gibi vakıflar kurulmuştur.
 
Yolların üzerinde vakıflar tarafından kurulan yolcu konaklarında yolculara bir misafir gibi davranılır. Yolcuların atına ücretsiz bakılır, ücretsiz üç gün yemek verilirdi. Onlar da ihtiyaçlarının dışında bir kuruş fazla almazlardı.
 
Sadaka Taşlarındaki İncelik!
 
Sadaka taşları taş bloklardan oluşan, genellikle cami veya türbe köşelerinde bulunan, ortası çukur, bir buçuk-iki cm yüksekliğinde taşlardı. Bu taşlar Osmanlı’da sosyal dayanışmanın bir parçasıydı ve fakirlerin umut kapısıydı. Fakirler dilenmekten, zengin riya ve gösterişten çekindiği için sadakalarını bu taşlara koyar, fakir de gece vakti gelip ihtiyacı kadarını buradan alıp, geriye kalanını kendisi gibi bir başka fakire bırakırdı.
 
Her zengin ailenin sadakalarını bıraktığı bir “Sadaka taşı” vardı. Genel olarak cami ve türbelerin en kuytu köşelerinde bulunan bu taşlara bırakılan sadakalar sayesinde, zenginler riya ve gösterişten, fakirler dilenmekten kurtulurdu. Zengin imkânı nisbetinde parayı saraka taşının oyuğuna koyar, fakir ihtiyacı kadarını alırdı. Osmanlı’nın fakiri “fukara-i sabirin”, zengini “ağniya-i şakirin”di. Ne alan vereni, ne veren alanı tanır, bu şekilde aralarında minnet söz konusu olmazdı. 
 
Ramazan Bayramlarında erkekler namazdan gelince bayramlaşma sonrası toplu olarak bayram sabahı kahvaltısı yapılırdı. Kurbanda ise kesilen koyunun eti pişirilene kadar bir şey yenmez, et pişirilince hep birlikte sofra kurulurdu. Büyükler ziyaret edilir, çocuklara şeker, para, mendil gibi hediyeler verilerek onlar sevindirilirdi.
 
Bayramlarda mahalle kabristanına topluca gidilir, burada ziyaretler yapılır ve dualar edilirdi.  Kabristandan bir ot bile koparmak hoş karşılanmazdı. Onların mezar taşı mimarisi bile, insana saygı üzerine inşa edilmişti. Yaşayanlara verilen değer ölüye de verilmişti. Mezar taşları, edep ve zarafetin bütün inceliklerini gösteren birer sanat ve edebiyat şaheseriydi. Atalarımız, yaşarken kendini ‘Sonsuz Kudret’ karşısında sıfır gördüğünden çokları mezar taşlarına üç harften ibaret olan “hiç” diye yazdırmıştı.
 
Komşu Kardeş Gibi Bilinirdi!
 
“Komşu” demek aileden biri demekti. Yakın evlerin kapısı kilitlenmez, komşu istediği gibi girip çıkardı. Komşuların birbirlerine güveni sonsuzdu. “Duyulur” endişesi taşımadan en mahrem sırlarını bile konuşurlardı. Kadınlar sık sık bir araya gelir, ağır işleri “imece” usulüyle birlikte yaparlar, kahve molalarında dertleşip stres atarlardı. Tabiatıyla “depresyon” nedir bilinmezdi.
 
İnsanımızda kıskançlık, haset, gıybet gibi olumsuzluklar yoktu. Bunlar olmadığı için de toplumda “fitne” çıkmazdı. Mahallenin yaşlıları gençlere örnek olur, fark ettirmeden onları denetler, gençleri yanlışlara karşı uyarırlardı.
 
Kalabalık arasına bir âlim girince, herkes ilmine hürmeten ayağa kalkar, en güzel yere buyur ederler, ikramda yarışırlardı. Yahut yaşlı biri girince, yaşça küçük olanlar derhal ayağa kalkıp yaşına hürmet gösterirlerdi. Yabancı birinin yolu mahalleye düştüğünde yatacak ve yiyecek sorunu yaşamaz, misafir almakta mahalleli âdeta yarışa girerdi.
 
Mahalle esnafı itibarlıydı. Mahalle halkının onlara sonsuz güveni vardı. O kadar ki, evin anahtarları mahalle esnafından birine emanet edilirdi. Cuma namazına kuyumcular da dâhil tüm esnaf kapılarına kilit vurmadan giderlerdi. Rahmetli ninemin hiç kapıyı kilitlediğine tanık olmadım. Sadece “kapının tırkazını geçirdiniz mi?” diye sorardı.
 
Eskiden eve misafir geldiği zaman ev sahibi onların ayakkabılarının burunlarını dışarıya doğru değil de içeriye doğru baktırırdı. Böyle yapmakla “biz sizin misafirliğinizden çok hoşnut kaldık, evimizi yeniden şereflendirmenizi bekleriz” demek isterlerdi.
 
Misafire aç olup olmadığı nezaketsizlik sayıldığından, gelir gelmez kahve ikram edilir, kahvenin yanında mutlaka bir bardak su getirilir, sudan bir yudum aldıktan sonra kahveyi içmişse tok olduğu anlaşılır, yok eğer suyu sonuna kadar içip ondan sonra kahveyi içmişse aç olduğu anlamına gelir, hemen sofra kurulurdu.
 
Hal-hatır sorma seremonisi bile başıbozuk değildi: Büyükler küçüklere hâl hatır sorarlar, hane halkına selam söylerlerdi.
 
Kuran’a karşı son derece hürmet gösterirler, onu evin en yüksek rafına koyarlar, belden aşağıda tutmazlardı. Ezan okunurken oturarak dinlerler, konuşmazlar, çalışıyorlarsa ezan bitene kadar ara verirlerdi. Ekmeği büyük nimet olarak görürler, bulaşık suyunu ayrı bir kuyuda toplarlar, bulaşık suyu dökülen yere basmazlardı.
 
Rahmetli Osman dedem armudu çok severdi. Bazen birlikte armut toplamaya giderdik. Dedem armut toplarken tüm armutları koparmazdı dalından. “Dede neden hepsini toplamıyoruz?” dediğimde. “Evladım kurdun kuşun da hakkı var. Onlar ne yiyecekler?” derdi. Sofra kurulduğunda bize “gidin hayattan bakın gelen birisi var mı?” diye sorardı. Misafirin rızkı ile geldiğine ve ev sahibinin günahlarının affına vesile olduğuna inanılırdı. Misafir uğurlamada da ayrı bir zarafet vardı. Kalkış vakti geldiğinde “Hakkınızı helâl ediniz, zahmet verdik.” denir, ev sahibi ise; “Yine buyurunuz, misafirliğinizden memnun kaldık.” derdi.
 
Emine Ebem “Adamları parmakla gösterme ayıp” derdi. Nedenini bilmiyorum ama bizim kültürümüzde iki kişi konuşurken uzakta olan birinin parmakla gösterilmesi ayıp sayılır. Belki dedikodu anlaşılır diye böyle ayıp kabul edilmiştir. Ateş yakacağı zaman kurumuş odunları yere vurur, içinde böcek kurt gibi küçük canlılar varsa yere düşsün ve yanmasın diye dikkat gösterirdi.
 
Rahmetli Emine Ebem tam bir Osmanlı kadını idi. Çok çalışkan, evlatları üzerinde otoriter ve kucaklayıcı, dinine bağlı, evini ocağını derleyip toplayan bir anaydı. “Kuzum” diye seslenirdi hep bizlere. Güzel yürekli bir Anadolu anasıydı. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı. Kimseyle kavga etmezdi. Ocağı hiç sönmez, Evi misafirsiz kalmazdı. Bir leğen bazlama ekmek yapsa yarısını konu komşuya dağıtırdı. “Neden dağıtıyorsun?” diyenlere “Kokmuştur, göz hakkı, komşu hakkı” derdi.
 
Ramazan ayına özel uygulanan örnek geleneklerde yok değil. Ramazan öncesinde yoğun sadaka verilir, fakir fukaranın Ramazan alışverişi yapması sağlanırdı. Her zenginin, yaşadığı mahallede birkaç fakir ailesi vardı: Zenginler kendi aileleri dışında bu ailelerin ihtiyaçlarıyla da ilgilenir, çocuklarına kendi çocukları gibi bakarlardı. Ramazanlar muhteşem geçerdi. Mahalle imamı ile ihtiyarlar heyeti önceden tespit ettikleri fakir-fukara için esnaftan erzak toplar, bunlar ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı…
 
Mesela zimem defteri , fakirlerin bakkala ve esnafa olan borçlarının kayıtlı olduğu defterler yani veresiye defterleri zenginler tarafından ödenirdi. Zenginler, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav gibi dükkanlara girerek onlardan zimem defterini ister ve ya tamamını ya da baştan, sondan ve ortadan rastgele sayfalar kopararak “Silin borçlarını. Allah kabul etsin” derlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu, borcu sildiren de kimin borcunu ödediğini bilmezdi.
 
Kimsenin yüksek sesle konuşmadığı, huzur ve sükûnun hâkim olduğu bu evlerde; edep, cömertlik, âdeta gözle görülürdü. Bunların çoğu tasavvuf terbiyesinin evlere nakış nakış işlenmesiydi. Akşamları huzur sohbetleri yapılırdı, Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerifler okunurdu. Hele Ramazan ayında evler sanki birer cennet köşesiydi.
 
Hanımlar eşlerine: “Efendi” ya da “siz” derlerdi. Ya da Ahmet Bey, Mehmet Bey diye hitap ederlerdi. Beyler de eşlerinden Ayşe Hanım, Fatma Hanım diye bahseder ya da hitap ederlerdi. Gezerken yere yumuşak basılır, ses çıkarmamaya çalışılırdı. Yerdeki haşerata basmamaya özen gösterdiği için, adı “Karınca Ezmez Efendi” ye çıkan insanlar vardı.
 
Atalarımız o kadar nazikti ve kelimeleri öylesine bir özen ve dikkatle seçerdi ki, “yakma” filinin (yürek yangını, ev yangını, orman yangını gibi) kötü çağrışımlarına meydan vermemek için “ocağı yak”,“Işığı yak” yerine, “Ocağı uyandır”, “Işığı uyandır” demeyi tercih ederdi. “Ocak sönmesi” olumsuz bulunduğundan, “Ocağı söndür” yerine “Ocağı dinlendir” demeyi tercih ederlerdi. Aynı şekilde, “Lambayı söndür” denmez, “Lambayı dinlendir” denirdi.
 
“Kapıyı kapat” yerine (Allah kimsenin yürek kapılarımızı kapatmasın) “Kapıyı ört” veya “Kapıyı sırla” ifadeleri kullanılırdı.
 
Düşünün ki,  “Filan kitabı okudum” demek hem kitaba, hem muhataba saygısızlık sayılır, “Filan kitabı ziyaret etmek nasip oldu” şeklinde mütevazı bir ifade kullanılırdı. Zira kitap okumanın, okuyabilir olmanın nasip işi olduğunun farkında idiler.  
 
Kız istemeye gidildiğinde, şimdiki gibi, damat adayının evi-arabası sorulmaz, alnına ve şalvarının diz boğumuna dikkat edilirdi. Alnında “secde”, diz boğumunda ise “tahiyyat izi” aranır, namazlarında ihmalkâr olan delikanlılara kız verilmez ya da öyle bir kız gelin yapılmazdı…
 
Tanısın tanımasın herkes birbirlerine selam verir, sesini duyuramayacak uzaklıkta olan elini önce “kalbimdesin” anlamında göğsüne koyar, oradan “başımın üstünde yerin var” anlamında başına götürüp “temenna” ederdi.
 
Genç erkekler, nişanlılarına ilk buluşma hediyesi olarak ayna verirlerdi: Bu, “O kadar güzel, o kadar hoşsunuz ki, (en yakınlar bile “senli-benli” konuşmazdı) size sizden daha güzel bir hediye bulamadım” demekti.
 
Eski insanımız Peygamber Efendimiz’e öylesine bir saygı ve sevgiyle bağlıydı ki, onun vefat yaşı olan 63’ü geçmek, “haddi aşmak” sayılır, bu yüzden, 63 yaşını geçmiş birine yaşı sorulduğunda, “Haddi aştık” diye cevap verirdi.
 
Misafire su ikram etmenin bile bir adabı vardı. Alaaddin Çelebi Osmanlı’da su verme adabını şöyle anlatır: “Birine su verirken uzaktan veya yüksekten sunmayalar, maşrapanın yahut bardağın kulpunu kolayca tutabileceği şekilde su içecek kişinin sağ elinin olduğu tarafa çevireler. Muhatabın üzerine damlatmamak için bardağı iki eliyle alttan tutarak sunalar. Ve alan kimse sağ eliyle ala, Bismillah deyip başlaya, bardağın dibini suratına tutmadan yavaş yavaş içe. Ağzını doldurup yutmaya ki, yürekte zahmet peyda olur. Su verenler boşalan bardağı aldıktan sonra sıhhat ve afiyet dileyeler ki, su içen kişi nefes alıp cevap verebilsin.”
 
Onların kültüründe bir incelik örneği olarak, çarşıya inerken veya eve dönerken, büyüklere hürmet sadedinde bir yaşlı zatın yanından geçip gidilmezdi, ancak onun “Geç oğlum ben yavaş yürüyorum .” deyip müsaade etmesinden sonra gidilirdi.
 
Uyuyan birisi uyandırılmak için sarsılmaz veya adı ile çağırilmazmış. “Agah ol erenler” derlermiş. Nezaket, incelik, edeb her işin başı imiş de ondan… Ona eren uyanık olurmuş. İnsanların sözü kesilmez, işaret ve işmar edilmez, fısıltılar, gizli konuşmalar hoş karşılanmazmış.
 
Sofra Kültürü Ayrı Bir Eğitimdi
 
Evde çocuklar dahil kimse ayakta yemek yemezdi, önce eller yıkanır, sofraya birlikte oturulurdu. Sofra bezi döşemeye yayılır, üzerine bakır bir sini konur, aile bireyleri sininin etrafına serpiştirilmiş minderlere bağdaş kurarlardı. Evin en büyüğü başlamadan yemeğe kimse başlamazdı. Büyükanne veya büyükbaba yemeğe başlarken herkesin hatırlaması için besmeleyi yüksek sesle çeker, sofradan kalkılırken “hayırların fethi, şerlerin def’i için Fâtiha Suresi okunurdu.
 
Konaklarda günde biri sabah, biri de ikindi vakti olmak üzere iki öğün yemek yenir. Yemek bitiminde gülsuyu ikram edilir. 16'ncı yüzyıldan itibaren ise emeğin ardından kahve içmek çok önemli bir gelenek haline gelmiştir.
 
Mahallenin zenginleri Ramazan’da fakir komşularını iftara davet eder, aile fertleri fakir komşularına bizzat hizmet ederdi. Böylece zengin-fakir ayırımı ortadan kalkar, arada haset olmaz, birbirlerine dua ederek kardeşçe yaşarlardı.
 
Konakların mutfak kapıları ramazan boyunca açık olurdu. Yolcular başta olmak üzere, oruçlu-oruçsuz herkes kolayca konağa girip karnını doyururdu. Hatta bu konuda Müslüman-gayrimüslim ayrımı bile yapılmazdı. Yemekten sonra “Bize misafir ağırlama sevabı kazandırdığın için teşekkür ederiz” anlamında bir hediye verilir bu hediyeye “diş kirası” denirdi.
 
Yemek şimdiki gibi alelacele yenmez, sofraya büyük saygı gösterilir, sohbet eşliğinde yemek yenirdi. Onların sofrası hem estetik, hem de kültürel bağlamda bir sanat eseridir! Ayrıca o sofralar, “tatbiki adab-ı muaşeret” (görgü) ve “temsili hayat dersleri” açısından da bir okuldu. Yani Osmanlı sofrasının, “beslenme” ile sınırlanamayan bir dini ve millî misyonu vardı.
 
Babam ekmeğe çok değer verirdi. Her yemekten sonra muhakkak sofradan dökülen kırıntıları toplar ve yerdi. Tabakta bir şey bıraktırmaz, israfa karşı çıkardı. Bize sokakta yerde bir ekmek parçası gördüğümüzde onu alıp öperek bir duvar üstüne kuşlar ve böcekler yesin diye koymamızı tembih ederdi.
 
Meşhur İtalyan yazar Edmondo de Amicis’in İstanbul sokaklarında karşılaştığı bir manzarayı şöyle naklediyor: “Şurası bir gerçektir ki, İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nazik ve en kibar topluluğudur. İstanbul’un en ıssız sokaklarında bile bir yabancı için hiçbir hakarete uğramak tehlikesi yoktur. Hatta namaz vakitlerinde bile camileri gezmek mümkündür. O vaziyette bir ecnebi, bizim kiliseleri ziyaret eden bir Türk’ten daha çok hürmet ve riayet göreceğinden emin olabilir. Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun; fazla mütecessis (meraklı) bir nazara bile tesadüf edilemez. Kahkaha sesleri gayet nadirdir. Sokakta kavga eden ayak takımı da enderdir. Kapılardan, pencerelerden, dükkânlardan hiçbir yüksek ses aksetmez. Hiçbir münasebetsiz hareketten eser görülmez. Çarşının kutsiyeti de camiden aşağı değildir. El ve kol hareketleriyle karşılaşmadığınız gibi, lüzumsuz lâkırdılarla kulaklarınız da rahatsız edilmez. Halk arasında kahkahadan, bağırıp çağırmadan eser yoktur. Sokakları tıkayarak herkesi rahatsız eden toplanmalar görülmez”
 
Atalarımız “Edeb Ya Hu!” derlerdi, Allah’ı görüyor gibi yaşamaya çalışırlardı. “Bizi takip eden, her halimizi perdesiz, engelsiz gören, şu anda bizim durumumuza bakan Allah var!” mânâsını hatırlatmak için her yere “Edeb Ya Hu!” yazarlardı.
 
Allah vefat eden büyüklerimize rahmet eylesin, bize de basiret, naiflik ve nezaket ihsan etsin!​
​​​​​​  Dr. Muzaffer Yurttaş
​​​​​​Kula Zeytinli Konak Notları

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Yarkadaş;
Yarkadaş; "CHP'de 18 ayda 41 bin üye istifa etti"
DSÖ: Ekim-Kasım ayları sert geçecek
DSÖ: Ekim-Kasım ayları sert geçecek