Cumhuriyet’in Şehir ve Mimarî Tefrikası-4
Doç. Dr. Selçuk Özdağ

Cumhuriyet’in Şehir ve Mimarî Tefrikası-4

Reklam

enpolitik.com editörleri AK Parti Manisa Milletvekili ve sitemiz yazarlarından Doç. Dr. Selçuk Özdağ  ile geçmişten günümüze Türk mimarisi üzerine konuştu...Bilgi dolu ve keyifli röportajın dördüncü kısmını siz değerli ulusalajans.com okurları ile paylaşıyoruz…

ENPOLİTİK

“Arazi Kullanımı” şehrin mimarî olarak yerleşimini, mekân taksimini ifade ediyor. Ayrıca belde hizmetlerinin yürütülmesi var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

SELÇUK ÖZDAĞ

Evet, doğru. Arazi kullanımından sonra belde hizmetlerinin üretilmesi ve sunulmasına sıra geliyor.

Bu aşamada, ilk olarak “idarî birimler”, ikinci olarak “kadılık makamı”, üçüncü olarak “vakıflar” var.

Mahallî hizmetlerin karşılanması için Kadıların çok önemli görev ve yetkileri var. Bunun için İlber ORTAYLI Hoca’nın “Osmanlı Devleti’nde Kadı” isimli kitabı okunabilir.

Ayrıca Vakıflar var tabii. Belde hizmetleri için Vakıflar da çok önemli görevler deruhde ediyorlar (görev üstleniyorlar).

“Vakıf” kelimesi, sözlüklerde “durdurmak”, “mal yığılmasını durdurmak” şeklinde tarif edilmiştir.

Vakıf, belirli bir taşınmazın (arsa, arazi vs.), akli melekeleri yerinde bir kişi tarafından, herhangi bir süreyle bağlı olmaksızın (süresiz), bir amaç için tahsis edilmesidir.

Belirli bir amacı gerçekleştirmek için ayrılan taşınmaz mala “vakıf”; bu tahsis etme işlemine de “vakfetme” denir.

Vakfedilen taşınmaz, usulüne uygun olarak ilan edilir ve ilgili mahkemede hâkim tarafından kayıt ve tescil işlemi yapılır.

Bu kayıt ve tescil işleminden sonra vakıf, “tüzel kişilik” kazanır.

Her vakıf için bir “senet” (yazılı belge) hazırlanır. Vakfın adı, hangi amaçları gerçekleştirmek için kurulduğu, vakfedilen taşınmaz malın yeri, özellikleri, sınırları, vakfın gelirleri ve gelirlerin nasıl harcanacağı bu belgeye yazılır.

“Vakfiye” olarak da adlandırılan bu belgelerde, ayrıca, vakfın mütevelli heyetinin kimlerden oluşacağı ve tescil tarihi de kaydedilir.

Eski vakıflarımızın kurucu belgeleri (vakıf senetleri) incelendiğinde, vakfın şartlarını değiştirip bozanlar veya belgelerde yazılı şartları yerine getirmeyenler için “beddua”ların da yer aldığı görülür.

Bu sebeple, vakıf senetlerinde yer alan hükümler büyük önem taşımaktadır.

Vakıf malları devredilemez, miras bırakılamaz, satılamaz ve vakıf senedindeki amaçlar dışında kullanılamaz.

Türk tarihinde vakıf kuruluşlarının ilk nüveleri, Eski Türk toplumlarında görülebilir. İslamiyet’ten önce de vakıf kuruluşlarının ilk uygulamalarının var olduğu bilinmektedir.

Uygurlar döneminde, -“Turfan” vesikalarında- bir Han tarafından “Uygur Tıp Medresesi”ne bir arazi ve bağ vakfolunduğu yapılan araştırmalar sonucunda gün ışığına çıkarılmıştır.

Türklerdeki “ülüş”, “başak”, “yağmalı toy”, “şölen” ve “aş verme” gibi törenler, beyler arasında, bir taraftan siyasî hesaplara hizmet ederken, diğer taraftan da toplumdaki saygınlığın korunması ve sosyal yardımlaşmanın güçlendirilmesini amaç edinmiştir.

Türk’ün soyluluğa yükselmesi, “mal yağmalatma” veya “şölen verme” yarışıyla kazanılırdı.

Hangi Bey, en görkemli ziyafeti verir, en çok mal yağmalatırsa, o Bey, diğer Beylere göre daha üstün bir itibar ve şeref elde ederdi.

“Kırk gün kırk gece düğün ziyafeti”, “kırk fakiri üç öğün doyurma” gibi adetler, eski Türk toplumlarının günümüze kadar uzanan törelerinin birer nişanesi olsa gerektir.

Sosyal güvenlik ve sosyal yardım sistemi, Batı’da ancak 20. yüzyılın başında kurulmaya başlamışken, asırlar önce Türk toplumlarında gelir ve serveti yeniden dağıtan ve bu vesileyle eşitsizlikleri ortadan kaldıran birtakım geleneklerin olması dikkat çekicidir.

Selçuklu devrinde inşa edilen yüzlerce camii, mektep, medrese, han, hamam, şadırvan, kütüphane, bimarhane (hastahane), aşhane, meşruta (külliyede görevli kişilerin evleri) ve daha niceleri bu vakıf ruhunun tecessüm etmiş, yapılara dönüşmüş halleridir.

Dikkat edilecek olursa, vakıf ruhuyla cisimleşen bu yapılar, yani vakfedilen her şey, kişilerin özel mülkiyetinden çıkarak, toplumun mülkiyetine geçmekte ve vakıf, toplumun tamamına mal edilerek “sosyal bir kuruluş” halini almaktadır.

Selçuklu devrinin vakıfları hakkındaki bir araştırmada araştırmacının konu hakkındaki tespiti şöyledir:

“İktisadi ve kültürel bakımdan çok ileri bir durum arz eden Selçuklu Türkiye’sinde tebabet (tıp ilmi) o derece ehemmiyet kazanmıştı ki, hemen her şehir ve kasabadaki hastanelerde tedavi meccanen (ücretsiz) olup, her birinin büyük vakıfları vardı”.

Şunu da ilave etmek gerekir ki, Selçuklular’da, çok sayıdaki vakfın idaresinin düzenli bir şekilde yürütülmesini sağlamak için bir “Evkaf Nezareti” yani Vakıflar Bakanlığı bile kurulmuştu.

Osmanlı Devleti’nde, halkın ihtiyacı olan eğitim, sağlık, bayındırlık ve sâir sosyal hizmetlerinin yürütülmesini vakıflar üstlenmişti.

Selçuklular’da olduğu gibi, Osmanlılarda da vakıf kuruluşlarının kökleri, eski Türk geleneklerine uzanmaktadır.

İmparatorluk devrindeki “diş kirası” uygulaması, aslında eski bir Türk geleneği olan “yağmalı toy”un Osmanlı kültürü içinde aldığı yeni şekilden başka bir şey değildir.

Osmanlı döneminde, vakfetme ve vakıflaşma o kadar yaygınlaşmıştır ki, 1500’lü yılların başında Osmanlı topraklarının beşte biri vakıf toprağı haline dönüşmüştür.

Sadece 1700-1800 yılları arasında, yaklaşık 6.000 adet vakıf kurulmuştur.

Her dönem yeni bir ruh ile gelişen vakıf kuruluşları sebebiyledir ki, 16. yüzyıl Osmanlı devri için “vakıf cenneti yüzyılı” tabiri uygun görülmüştür.

Vakıflar, Osmanlı toplumunda dinî hizmetlerden çok; bayındırlık, şehircilik hizmetleri, sosyal faaliyetler ve kültür miraslarının korunması gibi kamu hizmetlerini yerine getirmişlerdir.

Vakıflar, toplumun her yönden sürekli olarak yenilenmesini sağlamış, yardımlaşma ve dayanışma duygusunu güçlendirmiş, bugün bizim “empati” dediğimiz eşsiz bir “diğer-kâmlık numunesi” vücuda getirmişlerdir.

Vakıfların özellikleri; iktisadî, sosyal, kültürel ve medenî münasebetler bakımından her biri birer tarihi vesika olan “vakıf senetleri”nin içeriği incelenecek olursa, açık bir şekilde görülecektir.

Aşır Efendizade Mustafa Kamil Efendi, kudretli bir şahsiyet ve parlak bir beyin. Bir Osmanlı kadısı. Kadılık yapıyor, 1917 senesinde vefat ediyor.

Mustafa Kamil Efendi “Evkaf Nedir?” isimli eserine şöyle başlıyor:

“Efsanevi telakkilere maruz kalan Evkaf’ın vatanın belkemiği mesabesinde bir müdafa-i milliye teşkilatı olduğunu ve memleketi bu suretle Türkleştirdiğimizi vatanla alaka iddia eden herkesin bilmesi farzdır. ... Ecdad-ı izamımız zapt ettikleri memleketlerin şehirlerin emval ve emlakinin Türkleştirilmesi vakıf sayesinde mümkün olmuştur”.

Mustafa Kamil Efendi, Vakıflar için diyor ki:

“Vakıflar, vatanın belkemiği mesabesinde bir müdafa-i milliye teşkilatı”dır.

Muhteşem bir tarif öyle değil mi? “Vatanın belkemiği … ”

Genel olarak, şehrin bütününü ilgilendiren her türlü hizmet, cami, okul, kitaplık, hastane, han, çeşmeler, sebiller, imaretler, su getirme, bu tesislerin bakımı, hatta bazen mezarlıklar, vakıf kanalıyla yapılmıştır.

Bu yüzden Osmanlı toplumunda, vakf’a “dinî” bir müessese olmaktan çok, “beledî” bir müessese olarak bakmak gerekir.

Cumhuriyet döneminde ise vakıflar; eğitim, sağlık, bayındırlık, şehircilik gibi alanlardaki faaliyetlerine devam etmişlerdir.

1826 yılında kurulan “Evkaf-ı Hümayun Nezâreti” 1920’ye kadar vakıfların idaresinden sorumlu olmuş, 1920’de aynı görevi ifa etmek için “Şer’iye ve Evkaf Vekâleti” kurulmuştur.

Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin 1924 yılında kaldırılması üzerine “Evkaf Müdüriyet-i Umumiyesi” (Vakıflar Genel Müdürlüğü) kurulmuştur.

Fotoğraf: peyzax.com

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Yoğurt kovasıyla gelen dayanışma
Yoğurt kovasıyla gelen dayanışma
Gençler sektörün zirvesindekilerle buluştu
Gençler sektörün zirvesindekilerle buluştu