Cumhuriyet’in Şehir ve Mimarî Tefrikası-3
Doç. Dr. Selçuk Özdağ

Cumhuriyet’in Şehir ve Mimarî Tefrikası-3

Reklam

AK Parti Manisa Milletvekili ve sitemiz yazarlarından Doç. Dr. Selçuk Özdağ  ile geçmişten günümüze Türk mimarisi üzerine konuştuk...Bilgi dolu ve keyifli röportajın ikinci kısmını siz değerli ulusalajans.com okurları ile paylaşıyoruz…

ENPOLİTİK

Bizim şehircilik ve mimarîmiz nasıl şekilleniyor?

SELÇUK ÖZDAĞ

Şehirler ve şehircilik anlayışı Osmanlı’dan bize miras kaldı. Miras kaldı ama biz şehirleri de şehircilik anlayışını da reddettik: Redd-i miras yaptık.

Klasik Osmanlı şehrinde; şehir, cetvelle bir plana tabi tutulmamıştı ama şehrin gelişimi mutlaka bir mantık silsilesi içinde oluyordu.

Şehirler, önceden planlanmış değildir. Fakat gelişme ve büyüme her zaman tabii bir şekilde olmuştur.

Temel mantık, insanın mutluluğudur. Bunu için ölçüler, insanî boyutlardadır.

Yapılaşmayı “sivil mimarî” olarak telakki ederseniz, klasik “Türk Evi” modeli ön plana çıkar.

Osmanlı mimarlığının, abidevî camiilerden sonra yaratmış olduğu en önemli yapı türü “ev”dir.

Türk Evi olarak bilinen bu yapıların en iyi örneklerine Anadolu’da ve Balkanlar’da rastlanır.

Ev, inşa edilir. Ev’in büyümesi, ihtiyaca binaen mümkündür. Ailenin bir oğlu, daha doğrusu, büyük oğlu evlenirse, onun için yeni bir veya birkaç oda inşa edilirdi.

“Ev”in büyümesi, eskilerin ifadesiyle “muktezay-ı hale muvafık olarak” yani şartların gereklerine göre olurdu.

Bu aynı zamanda Orta-Asya Türk Otağı’nın (Çadırı’nın) yeni otağlarla büyümesi geleneğinin devamıdır.

“Bosna Evi” de böyledir, “Safranbolu Evi” de böyledir, “Erzurum Evi” de böyledir.

Anadolu şehirlerinde bu “ev” örneklerini çoğaltmak mümkün.

Cumbalı, cihan-numalı, eli-böğründeli, hatıl ve tavan göbekli, nişli, sekili, eyvanlı, kilerli, Bağdadî duvarlı, hayatlı, taşlıklı, … evler; düşünebiliyor musunuz zarafeti ...

Cevahir kadrini, cevher füruşan olmayan bilmez. Önce bu cevherlerimizi bilmek, öğrenmek lazım.

Türk evi, “içe dönük” bir düzen esasıyla inşa edilir. Hane halkının ev hayatı, sokağa açılmaz veya sokakla doğrudan bağlantılı değildir.

“Ev mahremiyeti”nin temin edilmesindeki gayret ve titizlik açıkça görülebilir.

Mesela cumba. Cumba, bir estetik unsur ama aynı zamanda mahremiyeti temin ediyor:

Evvela, sokağa görünmeden sokağı görüyor. İkinci olarak mimarî bir yapı olan evin odası için ışık temin ediyor, farklı açılardan ışığı içeri alarak mekânı aydınlık hale getiriyor.

Sokak da aynı şekilde. Osmanlı şehirlerinde “çıkmaz sokak” diye bir şehir şubesi vardır. Üstelik, çıkmaz sokak yapısı yaygındır. Sokağa girersiniz, ama çıkamazsınız. Çünkü sokağın diğer ucu kapalıdır.

Peki böyle bir şube inşa etmenin amacı nedir?

Amaç, “cumba”’da olduğu gibi öncelikle mahremiyeti temin etmektir. Sonra sükuneti, sessizliği temin etmektir. Sonra? Üçüncü olarak, sokak komşuları arasında samimiyeti tesis etmektir.

Türk mimarîsi, bu şekilde Anadolu’da ve Balkanlar’da kendine ait hususiyetleri olan bir “ev tipi” ortaya çıkarmıştır.

Bu ev tipi, Anadolu’da bin senedir yaşamaktadır.

Yaşamaz mı? Düşünün; Amerika keşfedilmeden 300 sene önce biz Domaniç’e çınar dikmişiz. Bin senede yaşar, yüz bin sene de …

Evler, sokaklara; sokaklar ise mahallelere vücut verir.

Bu yüzden Osmanlı’da bir “ev kültürü”, “sokak kültürü” ve nihayet “mahalle kültürü” yerleşmiştir.

Ev de, sokak da, mahalle de ihtiyaca göre gelişir, büyür. Ama güzelliğini, estetiğini, zarafetini kaybetmez.

Bir eve bir veya birkaç oda ilave edilmesi, onun güzelliğini kaybettiremez.

Bir eve oda ilave edilmesi, bir şehre sokak veya mahalle inşası aynı mantık üzerinde yürür. İhtiyaç – Mahallî malzeme ile inşa – İnsanî boyut.

Bizde ayrıca “komşu kültürü” ve “komşuluk kültürü” var, öyle değil mi? “Komşu hakkı” var. Peygamberimizin komşu hakkında hadisleri var.

Ma’lum-u âliniz, Turgut CANSEVER “bilge mimar” olarak bilinir. Çok kıymetli kitapları vardır:

“Ev ve Şehir Üzerine Düşünceler”, “Dünyayı Güzelleştirmek”, “İslam’da Şehir ve Mimari”, “İstanbul’u Anlamak” bunlardan bazılarıdır.

Sorarım size, bir yapının bir binanın yüksekliği ne kadar olmalıdır? En ideal, en optimal, en insancıl ölçü, yükseklik, irtifa nedir? Söyleyebilir misiniz, bana? Nedir ölçü?

Söyleyemezsiniz, çünkü bugün böyle bir ölçümüz yoktur! Maalesef.

Ama bilge mimar Turgut CANSEVER, “Ev ve Şehir Üzerine Düşünceler” isimli kitabında bizi, böyle bir ölçüden haberdar ediyor. Nedir o ölçü biliyor musunuz? Şudur:

Bahçede oynayan bir çocuk annesine: “Anneeeee!” diye bağırdığında sesini duyurabiliyorsa işte o yapının, o binanın yüksekliği insanî ölçülerdedir ki bu da üç kattır.

ENPOLİTİK

Kamu binaları nasıl yapılıyor? Kim inşa ediyor?

SELÇUK ÖZDAĞ

Osmanlı’da bakanlık, adliye, valilik, tapu müdüriyeti gibi kamu kuruluşlarına ait resmi binalar yoktur.

Yani, klasik dönemde “resmî yapı”, “kamu kuruluşu binası” yoktur.

Peki, resmî bina, kamu kuruluşu binası yok ise, resmî işlemler nasıl ve hangi mekânlarda yürütülüyordu?

Resmî işler, resmî devlet görevlilerinin konaklarında yürütülüyordu. Osmanlı’daki “konak” mimarîsi ve kültürü önemlidir.

Bugün hala bazı şehirlerimizde gördüğümüz “Vali Konağı”, “Kadı Konağı”, “Paşa Konağı”; Osmanlı resmî binalarıdır.

“Hükümet Konakları” ise daha sonra 1860’lardan sonra inşa edilmeye başlanmıştır.

ENPOLİTİK

Şehrin sivil yerleşiminin esasları, teamülleri vardır, öyle değil mi?

SELÇUK ÖZDAĞ

Halkın istifadesi için yapılan camiler, medreseler, hanlar, hamamların inşa mantığı aynıdır.

Hepsinde “ihtiyaç – mahallî malzeme ile inşa – insanî boyut” mutlaka gözetilmiştir. Mesela bir camiiden yüksek ev, bina veya yapı görmeniz mümkün değildir.

Şehirde, abidevî (anıt özelliği taşıyan) tek yapı kubbe ve minaresiyle camiidir. Şehrin en büyük camisi ise, “Ulu Camii”dir.

Klasik ticaret merkezi “çarşı”dır. Esnaf, meslekler itibariyle aynı çarşıda toplanmıştır.

Camiiden sonraki en önemli yapı hamamdır. Zaten camiisiz ve hamamsız Türk şehri düşünülemez.

İmarethaneler, medreseler, tekke ve zaviyeler, han, kervansaray, çeşme, köprü, türbe ve mezarlıklar şehrin diğer önemli yapılarıdır.

Bilge Mimar Turgut CANSEVER, “Ev ve Şehir” isimli kitabında mahalle hakkında şöyle yazmıştır:

“Mahalle, bir şehirde kendi kendini yöneten idari bir birimdir. İnsan ölçeğindeki bu mahallelerde, mahalle sakinleri aynı zamanda ‘çevre bilinci’nin farkına varırlar. Bu mahallenin yani çevrenin her türlü sorumluluğuna katılırlar.

Bu durum, Osmanlı şehrinin değişmez bir kuralıdır”.

Şehirler; dağların yamaçlarına yaslanmıştır. Neden? Öncelikle tarım arazileri korunmuştur, tarım arazileri şehir toprağı olmamıştır.

İkinci olarak, depremler için ciddi bir tedbir alınmıştır. Düz ovalarda kurulan şehirlerdeki yıkımı görüyoruz şimdi.

Sakarya örneği herkes için ders olmalı. Sakarya, topoğrafik olarak “koyu yeşil” arazi üzerine inşa edilmiştir. Yani sulak, yemyeşil topraklar üzerine inşa edilmiştir. Tabii deprem olunca da hepsi yıkıldı, acı bir şekilde yaşadık.

Şehirleri dağların yamaçlarına inşa etmenin bir özelliği de nedir, biliyor musunuz?

Yamaçlarda inşa edilen her ev, önündeki evden biraz daha yüksektedir. Böylece hiçbir ev, bir diğerinin güneşine mani olmaz. Bütün evler ve bütün şehir, güneş ışığı alır.

Düşünün; şehirler aydınlık, evler aydınlık, insanlar aydınlık, mutlu, mes’ud …

Aydınlık insanlar, aydınlık şehirler kurar; aydınlık şehirler ise aydınlık nesiller yetiştirir.

Bu yüzden şehirler, yapısı ve mimarîsiyle halkının değerlerini, inançlarını ve’l hasıl kültürünü yansıtır.

Osmanlı’yı büyük yapan budur. Medeniyet haline getiren bu anlayıştır.

Osmanlı, dünya içinde kendi dünyasını kurmuştur, yaşamıştır, yaşatmıştır.

Osmanlı’da toprak kullanımı, arazi kullanımı, mekân kullanımı kısaca bu şekildedir.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
AK Parti’de davullu zurnalı e-temayül
AK Parti’de davullu zurnalı e-temayül
Manisa Barosu çocukları dinledi
Manisa Barosu çocukları dinledi