Güneş, “Tüm darbeler Türkiye'yi dizayn etme projesinin bir parçasıdır”

Türkiye'nin, 12 Eylül 1980 askeri darbesine giden buhranlı döneminin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'in 12 Eylül Darbe Araştırma Komisyonuna verdiği ifadeler bugün hala güncelliğini korumaya devam ediyor. 12 Eylül darbesi başta olmak üzere yapılan ve yapılmak istenen tüm darbelerin Türkiye'yi dizayn etme projesinin bir parçası olduğunu kaydeden Güneş ulusalajans.com'un yaptığı habere göre tüm bu yaşananları iki kutuplu dünya formatındaki mantıkla değerlendirmek gerektiğini belirtti.

Güneş, “Tüm darbeler Türkiye'yi dizayn etme projesinin bir parçasıdır”

ABD başta olmak üzere Egemen emperyalist güçlerin Türkiye'yi daima dizayn etmek istediğini ve Türkiye ile ilgili planları olduğuna dikkat çeken 12 Eylül 1980 dönemine giden sürecin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'in 12 Eylül 1980 Darbesi Araştırma Komisyonuna anlatmış olduğu ifadeler günümüzde de tarihe not düşmeye devam ediyor. Komisyon çalışmalarını yakından takip eden ulusalajans.com haber sitesinin yaptığı haberde Güneş'in döneme tanıklık eden görüşlerine yer verildi. Dönemin Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ'ın Başkanlığında Darbe Araştırma Komisyonuna önemli bilgiler veren ve Komisyon tarafından dinlenen Güneş, “Amasya Belediye Başkanımız vardı, Gündüz Türem. Gündüz Türem bir gün bana telefon etti, ben Bakan olduğum dönemde, dedi ki, “Efendim buralarda bir Amerikalı geziyor.İşte falan yerdeki Çeltek’deki kömür madenine gitti, falan yerdeki Saraçoğlu tesislerine gitti, filan yere gitti, benden de randevu aldı, ne dersiniz?” Ver tabii randevuyu ama lütfen ne soruyorsa bana not et ve bildir dedim. Önünde bir zarf varmış o sırada, bir mektup zarfı, zarfın kullanılmamış arka yüzüne not etmiş. Şöyle şeyler soruyor: “Bu bölgede bir çatışma çıkarsa hangi nedenle çıkar; sağ-sol çatışması mı çıkar? Alevi-Sünni çatışması mı çıkar? O bölge çünkü bu bakımdan duyarlıdır. İşçi-işveren çatışması mı olarak mı çıkar? Neden çıkar bu bölgede, bir çatışma çıkarsa? İşte, bu bölgedeki Alevilerin gücü nedir? Örgütlenmeleri nedir? Sol örgütler nedir? Bu bölgede sendikalar güçlü müdür? Kömür madenindeki sendikalar hangi konfederasyona bağlıdır?” gibi sorular. İlginç değil mi, bir Amerikalı diplomat bunları niye sorsun?

ALEXANDAR PECK BİR CIA AJANIYDI

Yani bunlara baktığınız zaman ne arıyor diye değerlendirdiğinizde şu sonuç ortaya çıkıyor: Bu bölgede bir olay çıkarmak gerekirse kullanılması gereken konu nedir? Alevi-Sünni konu şu mu yani başka bir konu mu? Bunun üzerine Dönemin Valisi Aydemir Ceylan’ı arayıp konu ile ilgilenmesini söylemiştim. Yani bir anlamda izleyin demektir bu.Aydemir buldu. “Hoş geldiniz” dedi. “Seni devlet misafirhanesinde konuk edelim” dedi falan. Yani onun kendi planını istediği gibi uygulamasını biraz en azından kontrol etti. Bu olaydan birkaç gün sonra orada bir polis şehit edilmişti, ben onun cenazesine gitmiştim. Genç bir gazeteci bana: “Burada bir Amerikalı geziyor, haberiniz var mı, ne demek bu?” dedi. Haberim yok desem yalan söylemiş olacağım, söyleyemedim yalanı. Haberimiz var ve izliyoruz, biliyoruz ve izliyoruz dedim. Bu söylediğim de gazetede çıktı. Gazetede çıkınca Amerikan Büyükelçiliği ayağa kalktı. Benden randevu istediler, Dışişleri Bakanından isteyin dedim, oraya gittiler. Alexander Peck, gezen Amerikalının ismi. O dönemle ilgili bazı değerlendirmelerde ismi geçer. Alexander Peck ile ilgili: “Ne demek izlemek? Amerika’daki Türk diplomatları istedikleri yerlere gidiyorlar biz onları izlemiyoruz, İçişleri Bakanı bu sözünü geriye alsın, bu bize saldırıdır” falan gibi. Ben de iş böyle büyüyünce Alexander Peck’i araştırdım. Alexander Peck, Türkiye’ye akredite olmuş bir diplomat değil, CIA ajanı, Kıbrıs’a akredite olmuş, Kıbrıs istasyonuna bağlı. Türkiye’ye gelmiş geziyor. Bunu tespit edince, bu karşı saldırıyı da kesmek için ben de bir proje geliştirdim. Gündüz’e, Dışişleri Bakanına dedim ki: Alexander Peck’in Türkiye’den çıkarılması için “persona non grata” ilan edilmesi için Bakanlar Kuruluna teklif getireceğim dedim. Bu görüşmede Amerikan Büyükelçiliğinin yetkilileri Gündüz Ökçün’le görüşürken Gündüz Ökçün onlara: “İçişleri Bakanı böyle böyle böyle diyor, Alexander Peck’i araştırmış, bulduğu bulgular bu, buna göre istenmeyen adam ilan edilmesini teklif etmeyi düşünüyor.” demiş. Ben o tutanakları gördüm sonra. Amerikalı yetkili onun üzerine öyle çok yüksekten işte, “Ne demek, nasıl söyler bunu İçişleri Bakanı” diyen tarzından vazgeçip “Peki ne önerirsiniz bize?” diyor Gündüz Ökçün’e, Gündüz Ökçün’de “Çekin buradan” diyor. Alexander Peck’i çektiler; bu, bir tanesi. Başka göremediğimiz, gözümüzden kaçan birileri dolaşıyor muydu, dolaştı mı? Kahramanmaraş’a daha önce gittiler mi, oraları da böyle dolaştılar mı, kapıları böyle mi işaretlediler, bunları bilmek lazım, bilmiyoruz yani” ifadesinde bulundu.

EGEMEN GÜÇLER TÜRKİYE'Yİ DAİMA TEST ETTİLER

Egemen emperyalist güçlerin Türkiye’nin bütün duyarlılıklarını tespit ettiğini ve Türkiye’de bir olay çıkarılması gerekirse nasıl çıkarılacağını ellerinde veri olarak not ettiklerini belirten Güneş, “O dönem Kahramanmaraş’ta sıkıyönetim ilan edilmesi gerekir iddiası gerçekleştirildi. Kahramanmaraş’ta başarılı olundu ve sıkıyönetim ilan edildi. Ama sıkıyönetim tüm Türkiye’de uygulanmadığı için 12 ille sınırlı kaldığı için, tüm Türkiye’de uygulanmasını nasıl yapmamız gerekiyordu? Olayları devam ettirmek gerekiyordu, büyütmek gerekiyordu: İşte “Abdi İpekçi olayı, Piyangotepe olayı, Tepecik’te otobüs taranması, Mamak’ta kahve taranması” falan gibi olaylar bunun arkasından geliyordu ve 12 Eylüle gelindiğinde de bütün ülkede askerî yönetim, hedef askerî yönetimi gerçekleştirmekti. Bu, planlı, hazırlıklı olarak yapıldı, bu hazırlık bence bu proje sadece yerli bir proje, yerli bir senaryo değildi, uluslararası güçteki merkezlerin hazırladığı -bana sorarsanız- CIA’in de içinde olduğu, Amerika’nın desteklediği bir projeydi. Bunu nereden çıkarıyorum, bu söylediklerimden ayrı olarak, 12 Eylül gerçekleştiğinde Amerikan Başkanına rapor verilirken, “Our boys did.” dedi ya, “Bizim çocuklar halletti konuyu.” dediler.” Onların çocuklarıydı, onu gerçekleştirdiler” dedi.

SAĞCIYI ÖLDÜREN DE SOLCUYU ÖLDÜREN DE AYNI SİLAHTI

Anekdotlarında Manisa'da yaşanan sağ-sol olaylarına da değinen Güneş sözlerine şöyle devam etti, “Manisa’da bir siyasetçi dükkanında öldürülmüştü, Ondan yarım saat sonra karşı taraftan bir kişi vuruldu. Şimdi, bir cinayet işlendiğinde bunun öcünü almak için karar vermek, hazırlık yapmak, uygulamak yarım saatlik, bir saatlik bir olay değildir, yani zaman ister o, onun da bir planlamaını, gidiş planını, eylem planını, kaçış planını falan yapmak… Yarım saat sonra bu iş oluyorsa bu ikisi birlikte planlandı demektir. Önce onu vurduracağız, sonra onu vurduracağız. Yani oradan dönerken çok kafam karıştı. Bazen her iki tarafın kullandığı silahlar elimize… Bu silah daha önce kullanılmış mı? Bakıyorsunuz ki başka bir olayda kullanılmış ama karşı siyasal yapıdaki ekip tarafından kullanılmış yani sağcılarla solcular aynı silahı kullanmış oluyor. Başbakana dedim ki yani bunlar üniversite öğrencileri gibi, işte sendika üyeleri gibi amatör insanların yapacakları cinayetler değil, sanki daha büyük bir güç var karşımızda, ben o kuşkuyu taşıyorum dedim. Bunu söylediğim, işte o Manisa’daki olaydır, ondan dönüşte ya o günden itibaren daha büyük bir güçle galiba muhatabız, ona ulaşmamız lazımdı. O yüzden çok yırtındım, istihbarat verin bana dedim MİT’e, gittim MİT Başkanına istihbarat gelmiyor, bana istihbarat vermiyorsunuz, yani bir örgütün kurulması, militan bulması, eylem yapacak güce gelmesi, eylem planlaması, eylemi yapması sonra kaçması bunlar zaman ister; bu zaman içinde istihbaratınız güçlüyse haber alırsınız, ondan öğrenirsiniz onu. MİT’ten istihbarat alamıyorduk. incelerseniz göreceksiniz, Keçiören’de bir emniyetin kademesi vardır, araçların tamir edildiği bir yer gibi ben orayı istihbarat okulu yaptım. İstihbaratçı yetişti, iç istihbaratı, polis istihbaratı kurduk. Yoktu o güne kadar, MİT’ten de gelmiyordu. Mesela lütfederseniz Kahramanmaraş olaylarını incelerseniz MİT’in oradaki olumsuz rolünü göreceksiniz, yani istihbarat verilmemiştir, vaktiyle gelmemiştir, alındığı hâlde gelmemiştir, bilindiği hâlde verilmemiştir.Bakın, kimden istihbarat istiyorum? MİT’ten. MİT nasıl bir yapı? O günü söylüyorum: MİT, o gün askerî bir yapı. Tekrar ediyorum: Başbakana bağlı olması şeklendir, aslında Genelkurmaya bağlıdır. MİT o gün, Genelkurmaya bağlıdır yani Jandarma istihbaratı ve MİT askerlerden oluşmuştur yani MİT’te çalışanların, MİT’te etkin pozisyonda, etkin statüde olanların çoğu asker asıllıdır, üniformalıdır.”

DÜZENE KARŞIYDIK AMA KORKTUK

Bu sözlerinin üzerine 12 Eylül Darbe Araştırma Komisyonu Başkanı dönemin Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ'ın “Bir kanun düzenlemesiyle bu gidişatı değiştirmeyi düşündünüz mü?” sorusuna da açıklık getiren Güneş, “Evet düşündüm. Yapamadım dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'te yapamadı. Çünkü korktuk. Karşımızdaki güçten korktuk. Şöyle izah edeyim; Dönemin MİT Başkanı bir general, MİT’te etkin görevlerde olanlar asker. MİT’in komutanları, MİT’in sicil amirleri, MİT’i görevlendirenler askerî kanat. Yani o dönemde askerî kanat, MİT’e hâkim. MİT’in içindekiler… Eğer gerçekten kökenine ineceksek bu yapının oluştuğu döneme gelmek lazım yani MİT’le CIA arasında o dönemde iş birliği anlaşması var, o iş birliğinin anlamı şu; istihbaratı paylaşacağız ama gerçek anlamı şu: Türkiye’deki her şeyi ben bileceğim ama size bir şey vermeyeceğim. Bize bir şey vermişler. Ne vermişler? O zamanlar bu hepimizin şimdi önünde olan bilgisayarlar, laptoplar falan yok o zaman, orada vardı ben oraya gittim, istihbarat alacağım diye Yenimahalle’deki MİT Başkanlığına gittim. Orada gördüm yani o güç, onların eline verilmişti; yanlış olan buydu. MİT’ten istihbarat alamıyoruz Paşam dedim, o Paşa da ben ilk bakan olduğumda geldi, beni tebrik etti, “Ben bütün yardımı yaparım.” dedi ona gittim, hiçbir istihbarat alamıyoruz dedim, bana verdiği cevap şu: ”Ben de alamıyorum.” Yani öyle bir yapı ki siz başkansınız sizi tecrit ediyorlar. Arkadaki o çünkü hücresel bir çalışma sistemi var onun. Mesela Mısır Büyükelçiliği işgal edilmişti benim dönemimde. Sonradan öğreniyoruz ki Mısır Büyükelçiliğine dönük bir –daha doğrusu İsrail ve Mısır Büyükelçiliğine dönük– bir eylem planlanmış, bu, MİT’e bildirilmiş, bizim haberimiz yok, biz işgalden sonra olaya muttali oluyoruz” diye konuştu.

Konuşmasında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'le olan bir anekdotunu da aktaran Güneş sözlerine şöyle devam etti, “Bir gün Sayın Başbakana dedim ki: Atatürk Orman Çiftliğinde bir Atatürk Evi vardır, ben orayı çalışma yeri olarak kullanıyordum, orada bu tür hazırlıklar yapıyorduk oraya geldi orada dedim ki; mümkün değil, bu MİT bize istihbarat vermiyor alamayacağız dedim. “Ne yapalım?” dedi. Bir kişi getirmişti, Batıda istihbarat eğitimi görmüş, sanıyorum ismi Mehmet’ti, onu MİT’te görevlendirmek istiyordu Başbakan. MİT’in bağlı olduğu yer MİT’in amiri sayılan yer, o Mehmet’i MİT’te görevlendiremedi Başbakan. Dedim ki böyle yürümemiz mümkün değil, yani devletin ne kadarını biz yönetiyoruz, bunu bilmemiz lazım, her sivil yönetim bunu kendisine sormalı. Ne kadarını ben yönetiyorum, egemenliğin ne kadarını ben kullanıyorum? Bunu bilmemiz lazım efendim. “Ne yapalım?” Değiştirelim dedim. MİT’i feshedelim, aynı kararnameyle yeni bir haber alma örgütü kuralım, “Bunu hiç konuşmamış olalım” dedi, olay budur.”

MARAŞ OLAYLARI DARBEYE GİDEN YOLDA BİR MİLATTI

Darbe Araştırma Komisyonu Başkanı eski Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ'ın “Maraş olayları, darbeye giden yolda bir milattı dediniz, bir kilometre taşıydı. Maraş, Sivas, Çorum, 1 Mayıs 1977 olayları veyahut da Türkiye’deki çok önemli cinayetler gibi olaylar, Kemal Türkler’in öldürülmesi, Gün Sazak’ın öldürülmesi, Kemal Fedai Coşkuner’in öldürülmesi veya çok önemli entelektüellerin, siyasilerin öldürülmesi buna giden yolda bir kilometre taşıydı. Türkiye’de o dönem içerisinde sizden önce İrfan Özaydınlı Bey İçişleri Bakanıydı, Maraş olaylarını inceledikten sonra bir ifade kullandı, yalnız bunu da ben şöyle düşünüyorum, oraya tekrar geleceğim. Türkiye’deki sağ-sol olaylarında sağı sola karşı, solu sağa karşı manipüle ettiklerini ve kodladıklarını düşünüyorum. Gençlerin heyecanlarını, ideallerini, ülkülerini istismar ettiklerine inanıyorum, ajanlarla, provokatörlerle ajite edildiklerini, provoke edildiklerini düşünüyorum ve bu kodlamalar karşısında birbirlerine düşman yaparak gençleri sağı ve solu, ardından da darbe yaptıklarına inanıyorum. İrfan Özaydınlı Bey o zaman demişti ki “Maraş olaylarını sol örgütler yaptı.” ve daha sonra İçişleri Bakanlığından alındı. Siz İçişleri Bakanı oldunuz, oraya getirildiniz, sizin beyanınız ise “Sağ örgütler yaptı.” oldu. O dönem içerisinde sol örgütlerden kimse yargılanmadı 12 Eylüle kadar, sağ örgütler yargılandı ve daha sonra sıkıyönetim mahkemelerinde bir kısmı berat etti, çoğunluğu berat etti. Ardından sol örgütler 12 Eylül 1980’de yargılandılar ve onlar daha sonra çok ağır cezalar aldılar. Bir tanesi Garbis Altınoğlu’ydu. 1991 yılında tahliye edildi, idama çarptırıldı, 11 yıl hapis yattı, şu anda kendisi Fransa’da yaşıyor. Siz geriye dönüp baktığınız zaman, o zaman biraz önce bir şey söylediniz “İdealist birisi olarak zaman zaman çıkışlar yaptım dediniz, sert çıkışlar yaptım.” dediniz. Acaba o günkü sert çıkışlarınızda ideolojilerin rolü var mıydı veya o günkü siyasi atmosferin rolü var mıydı, bugün geriye dönüp baktığınız zaman Maraş olaylarını egemen güçlerin yaptığını, darbeye giden yolda egemen güçlerin önünü açmak için, Türkiye’yi manipüle etmek, Türkiye’yi değerlendirmek, yönetmek adına yaptıklarını söylüyorsunuz, o gün neden böyle bir demeç verme lüzumunu hissettiniz?” sorusunu cevaplandıran Güneş, Özdağ'ın beyanatının son derece doğru ve yerinde olduğunu kaydederek açıklamasına şöyle devam etti;

ÇIKAN KARARDAN VİCDANEN RAHATSIZIM

“Sıkıyönetim ilan edilmeden, olaylar devam ederken yani 19’unda başlayan olaylar 25’ine kadar falan devam etti ayın. O arada İrfan Özaydınlı Maraş’a gitti, vilayete gitti, vilayete gittiğinde vilayetin etrafı kuşatıldı, bir ara çıkamadı vesaire, çok sıkıntılı bir ortamdı, yani vilayeti de işgal etmek istiyordu eylemciler. Onun oradan dönüşte böyle bir beyanatı oldu. Şimdi, ben göreve geldiğimde Kahramanmaraş’ta artık sıkıyönetim vardı. Kahramanmaraş’taki olaylara Adana sıkıyönetim savcılığı el koymuş, o yönetiyordu. Ona yardımcı olmak üzere çok iyi bir ekip buradan görevlendirildi. Aslında İrfan Paşa zamanında da o karar verilmişti, ben onu takviye ettim o ekip soruşturmaya yardımcı oldu. Kahramanmaraş davasının dosyasını sizden davet aldıktan sonra -çok büyük bir dosyadır o, binlerce sayfalık bir dosya- tekrar okudu, yani vaktiniz olur bakarsanız şunu göreceksiniz: Orada pek çok kişi yargılanmıştır, sağdan da soldan da sanık vardır yargılananların içinde, çok sayıda -29 sanıyorum- idam cezası vardır, müebbet vardır 16 falan civarında. Mahkeme oradaki cezaları bireysel suç olarak kabul ederek hüküm oluşturmuştur yani bir örgütlü eylemden söz etmemektedir, bir örgütlü eylem görmemektedir değerlendirmesi mahkemenin, bireysel olarak cezalandırmıştır herkesi, kişi kişi. Benim hukukçu olarak da şahsi kanaatim: Bu bir noksanlıktır. Tabii bilirsiniz: Mahkemeler ellerine gelen dosyaya göre karar verirler, delil yoksa onu kendisi takdir edecek, kendisi uyduracak değil, delil gerekir, yani yeterince delil toplanmamıştır diye düşünüyorum. Yani ben Kahramanmaraş davasının sonunda kurulan hükümden vicdanen çok rahat değilim, o nedenle az evvel söylediğim yargımı değiştirmedim. Şunu söylemek istiyorum: Türkiye’nin sürekli bir komünist tehdidi altında olduğu, komünistlerin ülkeye egemen olmak istediği, bunun için hazırlık yaptığı, bunu önlemek gerektiği düşüncesi yaygın bir düşünce olarak gelişmiş ve geliştirilmiştir. Ben bunu sadece Türkiye kaynaklı bir düşünce olarak görmüyorum, birkaç kere vurgulamaya çalıştığım gibi iki kutuplu dünyada yeşil kuşak politikasına bel bağlamış olan kutbun geliştirdiği, yaygınlaştırdığı bir olay olarak görüyorum. Çok incelersek, bunun için bazı kişileri Amerikalılara götürdükleri, orada eğitim verdikleri, orada yetiştirdikleri, oradan Türkiye’ye gönderdikleri, Türkiye’de belli örgütlenmelerin başına geçtiği görülür. Ben bu nedenle böyle bir kanaatte bulundum. Bu kanaatimle ilgili bir şey daha söylemek istiyorum: Mehmet Ali Ağca bize suçunu itiraf ettikten sonra… O zamanki sıkıyönetim kanununa göre sıkıyönetim olan yerlerde sanığı gözaltında tutmanın bir süresi vardı, diyelim ki 15 gündü, sanıyorum biraz daha fazlaydı, 45 gün gibi bir süreydi o dönemde, o süre bitti, sıkıyönetim komutanından süre istendi, sıkıyönetim komutanı süre vermedi, “Bana teslim edin, süre vermeyeceğim.” dedi. Onun üzerine, benim önerimle İstanbul Emniyeti bir uygulama yaptı -Türkiye’de ilk uygulamadır- Ağca geldi, böyle oturdu, yanında, etrafında polis yok, silahlı kimse yok, özgür vaziyette oturdu, basın mensupları da oraya çağrıldı, kameralar da geldi, ona sordularsa “Ben vurdum.” dedi. “Niye?” “Ben işte…” Çakal Carlos falan hikâyeleri vardır ya, öyle bir statü, öyle bir görüntü geliştirmişti kendisi için, öyle bir hikâye anlattı. O sözleri onun mahkûmiyetine neden oldu, yoksa, sonra çıktığında “Bana baskı yaptılar, beni tehdit ettiler.” falan dedi ama o ortamdaki sözleri aleyhe delil kabul edildi. Emniyetin elinden alındı. Soruşturma tamamlanmamıştı. Ona kimin silah verdiğini söylüyordu. O silah verenin -hâlâ biliyoruz onu- üzerine gidilecekti, gidilemedi ve alındıktan sonra kaçırıldı o. Nereden kaçırıldı? Herhangi bir cezaevinden değil, askeri bir garnizondan. O garnizona birini ziyarete gitsek, kendi başımıza çıkamayız oradan. Ben bunları normal bir firar olayı, normal bir soruşturma aşaması olarak görmüyorum.”

Selçuk Özdağ'ın, “Aynısını sol örgütler için de düşünebilir miyiz? DHKP-C, TİKKO, Dev-Sol, Dev-Yol gibi örgütler için de düşünebilir miyiz? Onlardan da kaçanlar oldu, onlar da büyük eylemler yaptılar, asker, polis, vatandaş. Hatta birbirlerini öldürdüler, onlarında başkaları tarafından, darbeye giden yolda dizayn edildiklerini hiç müşahede ettiniz mi?” sorusuna da cevap veren Güneş; “Türkiye’yle hiç kuşkusuz Varşova Paktı ülkeleri, Varşova Paktı’nı dizayn edenler de ilgileniyorlardı, onlar için de Türkiye önemliydi. Türkiye’de sol bir yapı oluşsun istiyorlardı, Türkiye’nin kendileri için düşmanca kullanılmasını istiyorlardı hiç kuşkusuz. O sol örgütlerle belli ilişkileri olmuş olabilir hiç kuşkusuz ama bu kadar açığa çıkmadı yani devlet içinde etkili yerlere geldiğine ben rastlamadım. Ha, buradaki bilmem ne örgütüyle Arnavutluk’taki Enver Hocacıların ilgisi var mıydı? Maocularla buradaki falan örgütün…? Onları çağrıştıran, onlara özendiklerini gösteren beyanatları kendileri söylüyorlardı zaten” diye konuştu.


 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Nazım Hikmet anılıyor
Nazım Hikmet anılıyor
Petrol 3 ay sonra yeniden arttı
Petrol 3 ay sonra yeniden arttı