FETÖ uzmanı sosyolog Yavuz Çobanoğlu : "Devlet âdil olursa FETÖ gibi örgütler olmaz"

Yavuz Çobanoğlu, 1970’te İzmir’de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini İzmir, Erzurum, Balıkesir’de; lisans eğitimini Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde; yüksek lisan ve doktora eğitimini ise Ege Üniversitesi’nde tamamladı. Doktorasını bitirdikten bir yıl sonra 2009’da yeni kurulan Tunceli Üniversitesi’nde (2016’da Munzur Üniversitesi oldu) öğretim üyesi oldu. Hâlâ aynı göreve devam etmektedir.

FETÖ uzmanı sosyolog Yavuz Çobanoğlu :
Yavuz Çobanoğlu ile 15 Temmuz Darbe Araştırma Komisyonu’nda tanıştım. Onun çok farklı bir özelliği vardı. Meseleye akademik bir dille yaklaşıyordu. Çünkü vaktiyle herkes, cemaat meselesine siyâsî veya duygusal bir dille yaklaşırken Çobanoğlu, cemaat hakkında doktora yapmıştı.
Yavuz Çobanoğlu ile çok istifâde edeceğinize inandığımız bir sohbet gerçekleştirdik.
 
- Yavuz Bey, Fethullah Gülen ve o zaman ki adıyla Cemaat yapılanması üzerine çalışmaya nasıl karar verdiniz? 
 
- Fen bilimleri nasıl ki doğadaki bir nesneyi ele alarak çalışma yapar, bizim de sosyal bilimlerde üzerine çalışacağımız, araştırma ve anlamlandırma gayretinde olduğumuz bir takım olgular olmak zorundadır. Bu ayrıca bilimsel bir mecburiyettir. Özellikle son otuz yılda sosyal bilimlerin yöntemleri epeyce değişti. Daha önceleri daha büyük yapılar, bilhassa kitleler üzerine “bilimsel” çalışmak, bir geçerlilik ölçütüydü. Artık daha ufak belli gruplar, çevreler, yapılar ya da bir kişi de bu olguların ve çalışma nesnelerinin içerisinde yer alabiliyor. Kısacası analiz nesneleri bakımından makrodan mikroya doğru bir gelişme yaşandı ve tekil olanın da önemli olabileceği keşfedildi. Üstelik her çalışma, bir bilimsel merakla başlar. Benim doktora aşamasından önce asıl merak konum, “İslâmcılar’ın ahlâkı nasıl tasavvur ettikleriyle” ilgiliydi. Buradan yola çıkarak 2003’te doktora tezime başladım. Böylece analiz nesnem, odaklandığım temel konu kendisi de İslâmî bir gelenekten gelen Fethullah Gülen oldu. Onun düşüncesi ve dünyayı nasıl algıladığı üstüne eğildim. O zamanki adıyla Gülen Cemaati üzerine analizim ise tezimin sonuç bölümünde, bir yan katkı olarak yer aldı. 
 
- Bu konuda çalışırken ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Bu karanlık yapı size ne gibi engeller çıkardı? Örnekler verebilir misiniz?
 
- Öncelikle kendi akademik ve sosyal çevremden “Bunun üzerine de çalışılır mı?” şeklindeki küçümseme, dikkate almama ve görmezden gelme gibi tepkiler aldım. Bugün geriye dönüp baktığımda, zor olsa da doğru bir seçim yaptığımı düşünüyorum. Tez bitirme sürecim de birbirinden farklı kişisel sıkıntılarla doluydu. Bir kere çalıştığım kişi son derece politik bir noktada bulunmaktaydı ve sıcak siyasetin tam ortasındaydı. Akademik çalışmalar güncel siyasetin bu sıcaklığından uzak durmalıdır. Bunu başaramayanlar, bilimselliğini kaybeder; siyasetin bir parçası olurlar. Politik olana bir nesne gibi yaklaşma gayretinde olan (zira kimse objektif değildir) çalışmalar, değerli ve kalıcıdır. Ben bütün çalışmalarımda bunu kural edindim.
 
- Gerçekten objektif yaklaşabildiniz mi? 
 
- Üzerine çalıştığım kişiyle tamamen zıt noktalardan dünyaya bakıyorduk. Fakat bunun aksine ben, tüm tez sürecim boyunca ele aldığım konuya nesnel yaklaşmaya çabaladım. Şunu da özellikle belirtmem gerekiyor ki son 30 yılda bilim düşüncesi ve objektiflik fikri sosyal bilimlerde çok hırpalandı. Herkesin bir tarafı, durduğu bir nokta mutlaka mevcuttur. Yine de ben hep şuna inandım, sosyal bilimcinin daima “objektif olma” çabası vardır ve bu yapacağı çalışmaların bilimselliğini ve değerini artırır. Dahası bir sosyal bilimcinin derdi, herhangi bir analiz nesnesini yerden yere vurmak ya da överek göğe yükseltmek değildir. Temel yaklaşımı, ısrarla “anlamaya çalışmak” olmalıdır. Bunun tersini yapan kişiler her yerde ve çok fazla var. Eğer aynı noktada bulunmadıklarımızı, hatta beğenmediklerimizi bile anlamaya çabalamazsak ve bu gayret içinde olmazsak, eğitimsiz, sıradan bir insandan hiçbir farkımız kalmaz.
 
 
 
 
- Teziniz bitince kabul gördü mü?
 
- Tezimi 2008’de bitirdikten sonra kadro aramaya başladım. Bu sıralarda kadro bulmakta zorlandığımı söylemeliyim. Net bir bilgiye sahip olmamakla birlikte, başvuru yaptığım yerlerde çalışma konumdan dolayı reddedildiğime inanıyorum. Hatta o dönemde doktora çalışmam çerçevesinde yazıp yolladığım birkaç makale de dergi editörleri tarafından “hakem süreci”ne dahi çıkarılmadan bana geri yollandı. Ben yine de bunun, editörlerin FETÖ’cü olmasından kaynaklandığını sanmıyorum. Kuvvetle muhtemel, eleştirel bir makalenin yayınlanmasının yaratacağı tepkiyi göze alamadılar. Tabi bu bile bizlere, üniversitelerdeki güçlerini gösteriyor.
 
- Bu görevinize nasıl kabul edildiniz?
 
- Tunceli Üniversitesi’nin sosyolog aradığını öğrendim. İnsanların türlü sebeplerle gelmekten çekindikleri bu şehre gelip başvurdum ve kabul edilip başladım. İlk yıl fakültemizde hiç öğrencimiz yoktu. Bu arada, “yurtdışındaki bir üniversitede bir proje yürüterek değerlendirme” isteğim, sebepsiz reddedildi. Oysa aynı dönemde Cemaat’ten olduğu bilinen öğretim elemanları hiçbir sorun yaşamadan yurtdışına gittiler.
 
- Doktoranızın basılması nasıl gerçekleşti?
 
- 2012 yılında İletişim Yayınları tarafından basıldı. Saygın ve ülke çapında geniş dağıtım ağına sahip bir yayınevi olması sebebiyle kitabım fazlasıyla yankı buldu. Kitap basılınca hemen ardından gazete ve dergilerden röportaj ile TV’ye çıkma teklifleri gelmeye başladı. Aynı dönemde bu çalışmam 2013 yılında Sedat Simavi Sosyal Bilimler Ödülü’ne aday gösterildi. Ödülü alamadım ama bu gurur bana yetti.
 
- O zaman ki adıyla paralel yapının tepkisi nasıl oldu?
 
- FETÖ üyeleri tarafından çeşitli medya ve sosyal medya ortamlarında çok fazla hakarete ve tehdide maruz kaldım. İtibarsızlaştırmaya çalışıyorlardı. Derslerimde Cemaate mensup öğrencilere gizlice kayıt yaptırıldığını ve bu kayıtların öğrenci evlerinde dinletildiğini de biliyorum. Fakat şükür ki bunlar, hiçbir zaman yakın temas edecek kadar bir mesafeye ulaşmadı. Hatta eski rektörümüzü arayan bir büyük “abi”, “Şuna bir çeki düzen ver, uyar” bile demiş. Yine de az da olsa eserimi okuyan bazı cemaat mensuplarının çalışmalarımı “insaflı/ılımlı eleştiri” şeklinde değerlendirdiği de oldu. 
 
 
 
 
- Doktoranız sâyesinde uyanan cemaatçiler oldu mu?
 
- Evet, olduğunu ben gözlemledim. İnternet ortamında ya da çevremizde bu yapıya mensup kişilerle olan bazı sohbetlerde, çalışmalarımın ve oralardaki iddialarımın yankı bulduğuna, hatta kabul gördüğüne şahit oldum. “Mevcut problemleri iyi tespit etmişsiniz.”, “Biz bunları görüp, bir teoriye oturtamıyorduk.”, “Sizin yazmanız yerinde oldu.” şeklinde geri dönüşler çok oldu. Bu doğaldı, çünkü referanslarım çok netti. Gülen yazmış, söylemiş, orada duruyor. Irkçılığı da ayrımcılığı da otoriterliği de kendi metinlerinde var. Reddedilecek bir yanı yok. Tabi bu, mümin okumasıyla akademik okuma arasındaki temel farklılığa dayanıyor. O metinlere analiz nesnesi olarak bakmak ayrı; kutsamak, cevher aramak için okumak ayrı. Birincisini yaptığınızda ve bilginiz de varsa, pek çok şey zaten kendiliğinden aydınlanıyor.
 
- FETÖ nasıl doğdu ve bugünlere nasıl geldi?
 
- Bunun pek çok sebebi olmakla birlikte, Soğuk Savaş’ın başlamasından kısa bir süre önce 1941 yılında Erzurum’un Pasinler İlçesi’nde bir imamın oğlu olarak doğmuş, medrese eğitimlerinden sonra Diyanet teşkilatında imam ve vaiz olarak göreve başlamış sıradan bir devlet memurunun, bir cemaat liderinin, devlet kademelerinde örgütlenmiş karanlık ilişkiler ağının bir numarası hâline gelmesi elbette tesadüfle açıklanamaz. 
1980’lerin Yeşil Kuşak Projesi’nden başlayıp, siyasetin seyri içerisinde kitle iletişim araçları ve eğitim yoluyla bu yapıya katılımların artması; diğer cemaatlerden daha “ılımlı” görülmesi; ücretsiz ders, dershane, yurt, ev vb. işlerle insanların dayanışma ve örgütlenme ihtiyaçlarına karşılık gelmesi; devlet ve bürokrasisindeki “kayırmacılık” politikalarının bir türlü bitirilememesi (ki bu Cemaat üzerinden iş yapmak, kadro bulmak, ihale almak vb. neredeyse zorunluluk olmuştu); Ortadoğu’daki “ılımlı İslâm” projeleri ile derin devlet ilişkilerine kadar pek çok etkenin buna sebep olduğu söylenebilir.
Bununla birlikte FETÖ örgütlenmesi, yıllarca geniş, güçlü politik ve finans kaynaklarının da yardımıyla da ayakta kaldı. Bu yapı, nereye gittiği ve harcandığı belli olmayan, resmî olarak toplanmadığı için de kaydı asla bulunmayan zekât ve bağışlar vasıtasıyla, isimleri sadece alt kadrolardaki abi’ler ya da abla’lar tarafından bilinen (ama bugün o isim listelerinin devletin de elinde olduğunu gördüğümüz) öğrencileri (yine kayıt altına alınması güç olan öğrenci evlerinde -Işık Evleri-) okuttu. Bu, kitlesel gücü sağladı. Üstelik FETÖ’yü, sanki bir sivil toplum örgütüymüş gibi bir cazibe merkezi hâline getirdi ki kanımca en temel yanılgılardan birisi de buydu.
 
SİYASÎ MÜCADELE TARİHLERİ YOK
 
- FETÖ elebaşı Gülen ve örgütü üzerine ne gibi tespitleriniz var? Sizce bundan sonra ne olacak?
 
- Fetullah Gülen ve yandaşları, Işık Evleri’nde okuttuğu, buralarda yetiştirdiği kişileri yetenek ve bilgileriyle değil, biat ve itaat zincirindeki mevcut davranışlarındaki başarılarıyla devlet kadrolarına aktardı. Yani ömründe o yerlere gelemeyecek bir takım kişiler, bir takım örtük ilişkilerle devlet kadrolarına ve bürokrasiye yerleştiler. Zaten aileler de bu istikbal kaygısıyla bu yapıya çocuklarını teslim ediyorlardı. Ha biz bunun adını “hizmet” olarak biliyoruz o ayrı. Aslında hizmet, özü itibarıyla kamusal olarak icra edilen ve herhangi bir dini, etnik, mezhepsel ayrım gözetilmeden herkes için yapılan eylemlere denir. Bu bakımdan ele aldığımızda burada bir “hizmet” yok. Açıkça devlet içerisine yerleştirilmiş bir menfaat çetesini kayırmak ve onun lehine yapılan bir ayrımcılık söz konusu.
 
- Bunlar, 15 Temmuz sonrası ne durumda?
 
- FETÖ yandaşları içinde 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yaşandığı düşünülen dağılmaya dikkatli bakmak gerekiyor. Çünkü bu yapı, en başından beri irili ufaklı menfaatlerin ortaklığı üzerine kuruluydu. Bu da yine “hizmet” gibi ulvî çağrışımlar yapan bir kelimeyle ifadesini buluyordu. Menfaatler ortadan kalkar veya vaatler uzaklaşırsa bir avuç idealist kalacağı biliniyordu ama inanç grupları/dinî yapılar uzun soluklu oldukları için kısa vadelerde ortadan kalkmazlar. Bu yüzden bu yapı etraflarındaki büyük kitle, özellikle 15 Temmuz sonrası çok çabuk dağıldı. Bu dağılmanın “korkudan” mı, gizlenmek için mi, yoksa “ikna olmaları” sebebiyle mi olduğu sorusu burada önem kazanıyor. Çünkü kanımca FETÖ lideri ve mensupları, 15 Temmuz sonrasını bir “yenilgi” şeklinde değil, benzeri tüm örgütlerde görüleceği üzere, yeniden toparlanmaya yarayacak ruhsal bir motivasyon biçiminde ele alacaktır. Buna dikkat edilmeli.
 
 
 
 
-Toparlanma ümitleri var diyorsunuz yani?
 
-Bu örgütlenmenin inanç üzerinden önce siyasal alanın egemenliğini, sonra da devleti ele geçirmeyi amaçladığını biliyoruz. Fakat burada dikkat çekici olan şey, bu yapının bir siyasî mücadele tarihinin olmaması. Dolayısıyla bütün geçmişleri 'kendilerine dokunulmaması' üzerine siyasal iktidarlar ve devlet bürokrasisi ile kurulu dönemsel ittifaklardan oluşuyor. Fakat bu durum, 15 Temmuz ile birlikte ilk kez tersine döndü. Daha önce hiç olmadığı kadar yalnız ve güçsüzler. Kanımca bunlar, suların yavaştan durulmasını sabırla bekleyecekler ve yeniden uzlaşma arayışına girecekler. 
 
-Liderlerinin kontrolünde mi?
 
- Şimdilik bu “uzlaşma arayışı”nın önündeki tek engel, Gülen’in kendisi biçiminde duruyor. Ya Gülen’in doğal yollardan ölümü beklenecek ya da daha sabırsız bir grup onu bypass edecek. Bir mücadele tarihlerinin bulunmaması sebebiyle bunları söylüyorum. Boyun eğip dönecekleri yer, yine devletin yanı olmak zorunda.
 
FETÖCÜLER ÇOĞALIRKEN MAĞDUR KİTLESİ DE ÇOĞALDI
 
-Boyun eğseler vatandaş razı gelir mi?
 
-Şu unutulmamalı ki bu yapı en güçlü olduğu zamanlarda devlet kaynaklarını kendi mensuplarına açmada inanılması güç bir hadsizlik ve iştah sahibiydi. Bugün Türkiye'de FETÖ’ye karşı var olan kitlesel öfkenin önemli bir kısmının da açıkça cereyan eden ve sadece bir dini yapının menfaatlerine odaklanmış haksız, adaletsiz uygulamalar olduğu mutlaka belirtilmeli. Daha iki hafta önce 2005 ile 2013 yılları arasında bütün ALES ve bazı yabancı dil sınav sorularının çalındığı açıklandı. Şimdi bu yıllarda ALES Sınavı’na girip iyi bir puan alan ama bir kadro bulamayan yüz binlerce kişi var. Dahası devlet kadrolarına atamalarda, görevde yükselmelerde, ihale dağıtımlarında, sınavlarda, devlet imkânlarının dağıtımında bu yapı hep ön plândaydı ve kollandı. Yüz binlerce kişinin hakkı yendi. Şimdi bunun ortaya çıkardığı öfkeyi ölçmek de güç. Bugün insanların adalet duyguları delik deşikse eğer, biraz da buralara bakmak gerekiyor. 
 
- Darbecilere verilen tepkide, bu adaletsizliklerin payı ne kadar?  
 
- Çevremde tanık olduğum ya da duyduğum birçok olayda bu karanlık yapının insanların hak ve hukuklarını nasıl çiğneyip geçtiğine şahitlik ettim. İnsanlar işe girmek istiyor, tayin, atama, kadro vb. talepleri var, önlerine çıkan herkes “Cemaaat’ten birini bulmasını” tavsiye ediyordu. Tepeler bir yana, mahalledeki bir okul kantininin ihalesinde bile bu yapı söz sahibiydi. Kaymakamlık, hâkimlik, komiserlik de dâhil tüm sınavlar söz konusu olduğunda, bunların okullarında, dershanelerinde, evlerinde sınav sorularının verildiğini bilmeyen yoktu.
Bu yapıya mensup kişiler yıllarca, ilçe ve köylere kadar nasıl yayıldıklarını, oralarda ne tür “hizmetler” yaptıklarını övünerek anlattılar. Fakat böylesi bir yayılmanın bütün ülkede mağdur ettikleri kitleyi de aynı oranda çoğaltmak gibi bir etkisinin olabileceği kimsenin aklına gelmedi. Mağdur ettikleri, katlanıp gitti. Size katılmayana da iş-ekmek bulmazsanız, ayrımcılık yaparsanız ve bunu “cemaate katılma, olma, yardım etme” şartlarına bağlarsınız, sadece nefreti, öfkeyi arttırırsınız. Biri yer öteki bakar misali, gün gelir o nefret sizi önüne katar götürür.
 
FETÖ TEHLİKESİ AZALDI AMA…
 
- 15 Temmuz darbe girişiminin asıl amacı sizce ne olabilir? Tehlike geçti mi?
 
- Darbe girişimi, doğrudan siyasal iktidarı hedef almaktaydı. Bu çok açık. Fakat bizler sosyal bilimciyiz, spekülasyonlar üzerinden tahminlerde bulunamayız. Dolayısıyla darbe girişimi üzerine konuşabilmek için bu konuda elimizde daha somut, net verilerin olması gerekiyor. Hâlbuki ortalık, tevatür, spekülasyon ve bilgi kirliliğinden geçilmiyor. Üstelik konu çerçevelenmiş bir dil ile güncel siyasetin ve popüler medyanın alanına hapsolmuş durumda. Buradaki hâkim dil, her türlü analitik düşünceyi boğuyor. Belki sonraki yıllarda daha soğukkanlı analizler yapılabilir.
Öte yandan şöyle de bir gerçeklik var. FETÖ özelinde düşünürsek bence artık bu kesimin, uzun yıllar kendini toparlayamayacakları kadar etkisi azaltıldı. Fakat bir ülke ve insanları bütün enerjisini siyasette harcarsa; demokrasinin gerekliliklerini yerine getirmez, kamu kurumları ve onların bürokratik kadrolarında kurumlaşma, liyakat ve başarı ölçütleriyle atama ve yükselmeler yapılmazsa; bir musibetten ders almamış gibi, yine devletin tüm imkânları bu kez başka cemaat ve tarikatlara sınırsızca açılırsa, tehlikenin geçtiğinden bahsetmek zorlaşır. Bunun adı bugün FETÖ olur, başka birgün bir diğeri. Biz bu döngüyü sürekli yaşar dururuz ve hiç, gün yüzü göremeyiz.
 
-Öyleyse FETÖ/PDY ve benzeri yapılanmaların bir daha yaşanmaması için neler önerebilirsiniz?
 
-İlk öncelik olarak kamusal politikalardan vazgeçilmemeli. İnsanlar piyasa şartlarının bin bir türlü insafsızlığına terk edildiklerinde çeşitli radikal grupların kolaylıkla hedefi haline gelebiliyor, eline düşebiliyorlar. Bilhassa büyük şehirlerin varoşları ve taşradaki yoksul çocuklar, cemaatler/tarikatlar başta olmak üzere bu radikal grupların ellerine teslim edilmemeli. Bugün FETÖ’nün devlet içinde devlet olmasına, insanlar üzerine silah kullanmaya kadar giden cüretine şahit olduk. Bunların önlemleri alınmalı. Türkiye'deki cemaat ve tarikatlar, imkânları geniş, etkileri güçlü, politik ve finans kaynakların yardımlarıyla ayakta kalıyorlar. Burada hem para hem de kadro sağlayıcı tek yapı olarak da devlet görülüyor. Belirttiğim gibi bu çok sıkıntılı bir durum, çünkü yarın öbür gün bir başka cemaat de aynı biçimde lanet bir kalkışmanın ya da başka bir belanın faili rahatlıkla olabilir. Ve gün gelir, tüm ülke kendisini bu kez de onları tasfiye etmekle gücünü ve enerjisini harcarken bulur.
 
Üstelik insanlar özellikle işsiz kaldıkça ya da işsizlik korkusunun sonucunda da cemaatlerin ağlarına düşüyorlar. Cemaatler onlara sadece barınacak yer, burs, dershane veya okul sağlamıyor; politik bağlantıları vasıtasıyla buralar “iş bulma, yükselme kapısı” gibi de görülüyor. Bu yapılarda ideolojik eğitim de veriyorlar. Güvenlik soruşturması, mülakat, sözleşmeli çalıştırma gibi eleklerle bu oluşumların etkileri altılamaz. Bunun bir tek yolu var: Devlet memuru seçimi ve görevde yükseltilmelerde, hak ve adaletten, liyakatten asla taviz verilmemeli. Her aşama ve her çeşit sınavda, açıklık, objektiflik ve şeffaflıktan uzaklaşılmamalı. Sınav sitemleri titizlikle geliştirilmeli ve bilhassa sınav sorularının “gizliliği”ne azami dikkat gösterilmeli.
 
Yine aynı nedenler eşliğinde laiklik politikalarından uzaklaşma da bu yaşadıklarımızın bir sebebi olarak değerlendirilebilir. Çünkü cemaat ya da tarikat tarzı örgütlenmeler, dikey yani hiyerarşik yapısıyla, yukarıdakilere koşulsuz itaati öngörür. Örneğin, bunca olaydan ve gerçeklerden sonra bile bu yapının mensupları tarafından Fethullah Gülen’e “inancın” aynen devam ettiğine şahit oluyoruz; üzerinde sanki bir “hâle” var. İşte sadece bu bile bilimsel, çağdaş ve laik bir eğitim verilmesiyle böylesi sıkıntıların aşılabileceğini göstermektedir. Eğitimin temel amacı, birey yetiştirmek olmalıdır; çünkü tersi olduğunda bir takım kolektif yapılara duygusal anlamda bağımlı insanlar ortaya çıkıyor. Akıl ve mantık yerini hislere bırakınca da birileri bu kitleleri peşine takıp götürüyor. Devlet bu kolektif yapıların tümünü kontrol edemeyeceğine göre, buralar sürekli sorun çıkarma potansiyeline sahip olacak. Ülkemizin ve insanlarımızın yeni sorunlara değil, geleceğe güvenle bakmaya ihtiyaçları var. Bu en acil ihtiyacımız. 
 
DEVLET ÂDİL OLMALI
 
- Geçtiğimiz yılın son günlerinde 11480 bylock mağduru tespit edildi. Bir sosyolog olarak mağduriyetlerin yan etkileri için ne söyleyebilirsiniz?
 
- Korkarım ki bu durum, ileride büyük toplumsal problemler ile zaten pamuk ipliğine bağlı olan adalet duygularının daha da incelmesine sebep olacak. Öncelikle mağdur yaratırsanız ve bilhassa bu mağduriyetler kitleselleşirse, gün gelir bunlarla yüzleşmek ve sonunda bir biçimde hesap vermek zorunda kalırsınız. Öyle trajediler, acılar yaşanıyor ki, yürek dayanmıyor. Artık nasıl olacaksa olsun, yaşanan orada dursa da herkes öfkesini söndürüp sadece vicdanlı olmak zorunda. Örneğin geçenlerde Yunanistan’a geçmek isterken Ege’de boğulan bir aile oldu. Birkaç gazete
“FETÖCÜ aile Ege’de boğuldu” başlıkları attı. Oysaki orada iki yetişkin insanın yanında üç küçük çocuk da vardı. Haydi bu insanlara merhametiniz kalmamış, çocuklara da mı acımıyorsunuz? Bundan sonra Dünya’nın herhangi bir yerinde ölen çocuklar için nasıl “hassas olunmasını” bekleyecek, insanlık talep edeceksiniz? Buna benzer ne acılar ne gözyaşları var.
Dahası sadece Bylock da değil. Bank Asya’ya okul, site aidatı yatırandan tutun da “düşük kredi veriyor” diye ve para çekenler de dâhil olmak üzere, irili ufaklı birçok sebepten dolayı on binlerce kamu görevlisi ihraç edildi. Bunlar hiçbir sosyal güvenceleri olmadan nasıl geçiniyorlar, çocukları nasıl okuyor, kiralarını ödeyebiliyorlar mı, hangi borçlarla uğraşıyorlar, toplum içerisinde ne haldeler düşünmezsek yarın kötü biçimde bunlarla yüzleşmek zorunda kalacağız. Bir eli yağda öteki balda bazı FETÖ’cüleri gösterip buradaki sorumluluklardan kaçılamaz. Zira siyaseten kısa vadede avantaj gibi görülen durumlar, tersine dönebilir. Cemaat evinde ne olduğunu bile bilmediği bir programı telefonuna yüklemiş 19-20 yaşında öğrencilerin, mecburen gittiği bir cemaat toplantısında adı tespit edilip ihraç edilen öğretmenlerin ve daha birçoğunun hayatlarını çalarsanız, bu yapının gün be gün biriktirdiği öfkeyi de gün gelip göğüslemek zorunda kalabilirsiniz.
Bu sebeple özellikle politikacılar, yöneticiler, hukuk insanları, kamu görevlileri, herkesten çok adil olmak zorundalar. Kişisel nefretler, hesaplar, politik istikbal plânlarıyla yola çıkılırsa, zaten sorunlar içerisindeki bir ülke, bu kadar derin toplumsal çatlakları taşıyamaz. Devlet hepsinden önce adil ve bağışlayıcı olmalı, tarih içerisinde ve sürekli olarak birilerinin diğerlerinden hesap sorma aracına dönüşmemeli.
 
DARBEYE CÜRET EDECEKLERİNİ DÜŞÜNMEDİM
 
- Doktora yaptığınızda darbe yapabileceklerini tahmin ettiniz mi?
 
- Bunun, kendimce tahmin edilebilir bir durum olmadığını kabul etmem gerekiyor. Ben “Türkiye’de artık bir darbe olmaz” cümlesine hiç katılmadım, buna inanmadım. Darbe, bizde Osmanlı’dan, yani politik kültürden gelen bir miras. Kim ne zaman ne için yapar yine bilemem ama bugünden sonra da olabilir. Fakat bu yapının buna cüret edebileceğini düşünmemiştim. Yanılmışım. Yine buraya önemli bir not eklemeliyim ki, Gülen, hayatı boyunca devlete karşı hiçbir kalkışmayı onaylamayan bir görüntü içerisindeyken, hatta hangi sebep olursa olsun sokağa çıkmamayı öğütleyen biri olarak da nasıl ve ne şartla ikna oldu burası merak konusu. Galiba bir biçimde ikna edildi ve onay alındı. Yoksa onun onayı alınmadan kimse ve asla böyle bir girişim içerisinde olamaz.
 
- Mahzuru yoksa darbe gecesi ne yaptığınızı merak ettim. Başarsalar hayatınız tehlikeye girecekti çünkü.
 
- Mahzuru yok tabi ki. Hatta garip bir tesadüfü de içeriyor. Şöyle ki biz, baba tarafından Denizli’nin Çal ilçesindeniz. İş, güç, uzak gurbette çalışma gibi sebeplerle hem babaannemin hem de dedemin vefat ederken yanlarında olamadım, cenazelerinde dahi bulunamadım. Bu içimde bir yaradır. Hayatta kalan yengem ve onların çocukları epeydir gidemiyoruz diye bize gönül koyuyorlardı. Onlar ya da biz ölmeden önce son bir kere daha görüşmek istedik. 15 Temmuz sabahı, babam, annem ve ben İzmir’den yola çıktık. Öğleden sonra yengemlerdeydik. Akşam yemekler yenildi ve biz, dost ve tanıdıkları da görmek amacıyla erkeklerle birlikte köy kahvesine geçtik. Hiçbir şeyden habersiz orada otururken, üniversiteden bir arkadaşım aradı ve “Galiba darbe oluyor” dedi. Ben “yok canım” dedim, aldırmadım. Sonra birileri de haber almış; televizyon başına geçti herkes. Gerçekten bir darbe girişimi varmış. Bir iki saat orada televizyon izledik, insanlarla konuştuk. Yorgunduk, gece yarısına doğru yatmak için eve geçtik. Telefon üzerinden internet çekimi zayıf olduğu için o kanaldan da gelişmeleri takip edemedim. Sabah olduğunda yine televizyondan darbenin bastırıldığını öğrendik.
Darbe girişimi başarılı olsa akıbetim ne olurdu, bilemiyorum ama “olumlu” bir durum olmazdı o kesin. Bugün türlü mağduriyetler yaşayan yüz binlerce insanın da “darbe başarılı olsa” şu an nerede ve nasıl olacakları da başka bir merak konusu. Maalesef hayatlarımız bu kadar narin bir hatta seyrediyor; böyle ince bir çizgideyiz ve sanırım, ülke olarak esaslı sorunlarımızdan birisi de burada. İnsanların hayatlarının daha sağlam temellere oturması, daha rutin bir yaşam ve yarına, geleceğe bakışlarının daha güvende olduğu bir ülke olmak zorundayız. Bu ülkede yaşayan herkesin en acil ihtiyaçlarından birisi de bu. Zira bunu başaramazsak herkes için haberler kötü.
 
Teşekkür ederim Yavuz Bey.
 
- Ben teşekkür ederim.
 
Enpolitik.com-Kerime YILDIZ
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Yunusemre'de yüzme kursları başladı
Yunusemre'de yüzme kursları başladı
Manisa’da genç kıza tren çarptı
Manisa’da genç kıza tren çarptı